Bu Blogda Ara

Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2009 Perşembe

Çerkes Olmak

Bu konu üzerine belki sayfalar dolusu kitaplar ya da ciltler dolusu yazılar makaleler yazılabilir. Çerkes olmak sadece bir millet ya da kültüre ait olmak ile kısıtlanamaz. Çerkes olmak özellikle büyük sürgünden sonra daha çok yaşam savaşı, var olmaya devam etme ve gelecek yani ELBRUZ ile açıklanmalıdır.

Diasporadan dönüş yapmış ve ana vatan CERKESYA'da büyük umutlarla yaşamaya çalışan hayalleri amaçları ile dolu dostlarımızın yaşadığı hayal kırıklıkları ile dolu yaşamları diasporadaki Cerkeslerlerin Cerkes olmak tanımları arasındaki uçurumları gördükçe üzülmemek elde değil. Bir çok insanımızın kulağına gelmiş olan yaşanmışlıklarıda üst üste koyduğumuz zaman sinirlerimize hakim olup akıllıca adımlar atmamız gerektiği gün gibi ortadır.

ARTIK ÇALIŞMA ZAMANI

Ana vatandan gelen haberlerden sonra Diasporaya çok fazla iş düştüğü gün gibi ortadadır. Artık çalışma zamanı, artık kırgınlıkları kenara bırakma zamanı, artık KİŞİSELLEŞTİRDİĞİMİZ sorunlarımızı kenara bırakma zamanı, artık geçmişe saplanmaktan kaçma zamanı, artık BİZ ÇERKES olma zamanı.

SİZCE DEĞİL Mİ?

Yaptığım çeşitli ziyaretler ve sohbetlerden sonra kişisel sorunların gün yüzüne çıktığı hatta bir çok sorunun ana kaynağı olduğu ne yazık ki gün gibi ortadadır. Kimsenin Adige hayalini kenara bırakmaya hakkı yoktur. Kimsenin bu bayrağı kenara bırakmaya hakkı yoktur. Gurur duyduğumuz yönlerimizi yaşamanın zamanıdır avunmanın değil, geçmişten gelen adetlerimizi, ahlak değerlerimizi, örf ve adetlerimizi geçmişimizi unutmadan geleceğimize taşıma zamanı artık geldi de geçmiyor mu?

Editör

5 Nisan 2008 Cumartesi

TARİHTEN DERS ALMALIYIZ

Prof. Dr. Bak’uw Xhancerıy
Filoloji Bilimleri Doktoru
Çeviri: Jade Wumar
Adige Psalhe, 21 Mart 2008

İnsanoğlunun ortaya koyduğu en muhteşem buluşu, yazıyı ve okumayı icat etmesidir. Adigeler de yazı dillerini oluşturmaya çok önceden hazırdılar. Ancak bunu 19. yüzyılda gerçekleştirebildiler.

Bu çalışmaları geciktiren ve engelleyen birçok sorunla karşılaştılar. Sözgelimi sonu gelmez savaşlar, dini taassup, sık sık yaşam alanlarını değiştirmeleri ve karşılıklı iç çekişmeler bu sorunların temellerini oluşturur.

Tarihte dil ve kültürleriyle beraber dünyadan yok olan uluslara ve büyük uygarlıklara da rastlamak mümkündür. Sürdürülen araştırmaların ortaya koyduğu üzere, ilk kendi dilleri ile yazı yazmaya başlayanların Çinliler olduğu anlaşıldı. Onlar 5 bin yılı aşkın bir süredir yazı literatürüne sahipler. İlk kağıdı da onlar icat ettiler.

Rusların ‘nihayet bizim de sokağımıza ulaştı’ sözünü hatırlatırcasına, biz de ana dil gününü kutlamaya başladık. Bu çok sevindirici ve bütün Adigeler için çok önemli bir gelişmedir. Bu konu üzerine yazılabilecek azımsanmayacak kadar çok şey var. Yazı dili için çalışmış bilim adamları ve onu geliştiren dev şahsiyetler büyük övgülere layıktırlar. Ben burada farklı bir konudan söz edeceğim:

Günümüzde dil ve edebiyatımız nasıl bir zorlukla karşı karşıyadır?

Diasporada yaşan Adigelerin anadilleri ne durumdadır?

Küreselleşmeye nasıl karşı koyabiliriz?

Herkesçe malum olduğu üzere, diaspora soydaşlarımızın büyük çoğunluğu Türkiye’de yaşamaktadır. Türkiye Avrupa Birliğine girmek için çaba sarf ediyor. Avrupa’nın isteklerinden biride: Türk olmayan (Kürt, Adige vb.) ulusların anadillerinde okuma yazma hakkına sahip olmalarıdır. Türkiye politikacıları Adigelere son yıllarda bazı özgürlük ve haklar vermeyi düşünüyorlar. Bu haklardan biri de ana dilde okuma-yazma, Adige kültür ve tarihinin öğretilmesi için televizyon yayını imkanı sağlanmasıdır.

Bu konuya binaen 2003 yılı Mayıs ayında Kafkasya Derneği (KAF-DER) Ankara’da düzenlenen bilimsel konferansa bizi davet etmişti. (O zamanki Başkanı AGAÇE Muhittin Ünal’dı). Toplantıya Rusya Federasyonu’ndan Prof. Dr. Bleghuej Zulkharin (Adigey), Dr. Biş’o Boris (Kabardey-Balkar) ve Prof. Dr. P’az Gergey (Karaçay-Çerkesya) katıldılar. Bende Karaçay-Çerkesya’nın temsilcisiydim. Suriye, Ürdün ve Hollanda’dan temsilcilerini göndermişlerdi. Görevimiz diaspora Adigelerinin yazı dillerini düzenlemek ve uygun bir alfabe seçmekti. Türkiye’de yaşayan Adigeler Latin alfabesi ile yazmayı seviyorlardı. Çünkü onlar için o daha pratik ve daha kolaydı. Çocuklarının eğitim gördüğü Türkçe ile de uyuşuyordu. Biz Rusya’dan gelenler, Kiril alfabesinde karar kıldık. Suriye ve Ürdün’de bizimle aynı görüşü paylaşıyordu. Böyle olunca, konu üzerine büyük bir tartışma çıktı. Ben Türkiye’de yaşayan Adigelerde politik bir bakışın ön plana çıktığını ve hepimizin Latin alfabesine geçmesi durumunda, anavatanda kalan Adigelerin yaklaşık 100 yıllık edebiyat ve dil birikimlerinin atıl hale geleceğini açıkça ifade ettim.


Biz anavatanda yaşayan Adigeler, bütün alfabeleri inceledik. Alfabeler arasında Rus alfabe düzeninin daha geniş olduğunu kabul ettik. Adigece de birçok ses bulunuyor. Rusça alfabede fazla imla işareti kullanmadan her sese bir karşılık bulunabiliyor yalnız bir tek apostrof dışında. Aynı sesleri birleşik harflerle gösterdiğimiz doğrudur. Alfabemizin en büyük eksikliği de budur. Ancak dünyada birleşik harfler birkaç alfabede kullanılıyor: Almanca'da
-Deutch-, Fransızca'da -Renault- sözcüklerinde olduğu gibi. İngilizlerin alfabelerinde kendilerinde garipsedikleri bir durum var. Manchester yazıp Liverpool olarak okuyorlar.

Arapça da bir sese iki farklı yazı şekli kullanıldığı yerler var. Çinlilerin hiyeroglifi kullanışlı mı? Alfabesini sonradan değiştiririm diye dizayn eden Adigelerden başka hiçbir ulus yoktur. Bu tartışmaya bir son vermeliyiz artık.

Türkiye’ye olup bitene dönersek, 2003 yılında biz anlaşma sağlayamayınca, başkası tarafından planlanan iki farklı alfabe yaptık. Biri Latin, öbürü bizim kullandığımız Kiril alfabesi kaynaklı. Sonunda kardeşimiz diasporalılardan kendilerine faydalı olacak kazanımları, mevcut birikimimizi unutmamalarını ve bizim alfabemize karşıtlığı bir politika haline getirmemelerini rica ettik. Aradan 5 yıl kadar zaman geçti. Zaman bizim bakış açımızın daha haklı olduğunu gösterdi. Suriye, Ürdün ve Türkiye’nin bizim alfabemizle eğitim yapma istekleri var. Ancak Türkiye’de yaşayan Adigelerden bazıları hala Latin alfabesini önceleyen mesajlar veriyorlar.

Bir başka sıkıntı şudur. Biz Adigeler 18. yüzyılda küçük bir ulus değildik. Kolay ve kullanışlı bir dilimiz vardı. Bunun göstergesi birkaç diyalektimiz olmasıdır. 1922 yılında birçok insan yazı diline geçtiğinde, bir diyalekti temel alarak, bir yazı dili oluşturabilme imkanı vardı. Ancak bu güzel imkanı elimizden kaçırdık. Bugün iki yazı dilimiz var. Bu ulusu bir birinden daha da uzaklaştırdı. Diasporada yaşayan Adigelerin yazı dillerinin olmadığını söyleyebiliriz. Çoğu anadilini unuttu. Onlar bugün bu konuyu nasıl çözümleyecekler, hangisi alfabeyi seçecekler? Adigey yazı dili mi, yoksa Kabardey yazı dilini mi? Bunda büyütülecek bir şey yok. Dil bilinci oluşmaya başladı. Adigelerin birliğinin özlemini çekenlerde az değil. Gençlerimiz internet ile tanıştılar. Ancak orada birbirlerine İngilizce ya da Latin alfabesiyle yazıyorlar. Bu bizi nereye götürür, bize ne kazandırır?

Küreselleşme güçlü ekonomisi olan devletleri bir araya topladı. Onun yıkıcı etkileri dil alanına kadar ulaşıyor. Bütün dünya okullarında kullanılan diller geriliyor. Kullanılmayan dil çabucak yok oluyor. Bilim adamlarına göre, içinde bunduğumuz yüzyılda dünya üzerindeki dillerinin yarısı kaybolacak. Adigece de bu gruba giriyor. Bundan nasıl kurtulabiliriz? Vatanımızda iki dille yazarsak, karşılıklı anlaşamasak, diaspora Adigeleri de beraber yaşadıkları ulusların içinde asimile olurlarsa, nasıl güvenli bir çıkış yolu bulabiliriz? Biz Adigeler ulusal düşünceye sahip değiliz. Ben bugün dile yönelik bir devrim yapmamız gerektiğini söylemiyorum. Ancak dünya üzerine fasulye taneleri gibi dağılmış bütün Adigelere geleceğe dair bir ümit vermeyi düşünmemiz lazım. Geç olsa da bir tercih yapılması gerek: hangi diyalekt daha kullanışlı, daha öğrenmesi kolay bütün Adigeler açısından? İki yazı dilinden hangisi ile daha çok insan yazıyor? ‘Bölgesel ve kabilesel düşünceyi’ yenemezsek, yok olmamız daha da çabuklaşacaktır. Küreselleşmenin acıması ve ayırımı yok.

Her Adige’nin de ‘senin köyün- benim köyüm’ demeden, dilimiz üzerine çalışması, düşünce şekli ve kültür açısından bir olması gereklidir. Farklı bölgelerde yetişen bitkilerden toplanan usarelerin kovanlarda bala dönüşmesi gibi, bizde diğer ulusların yaptığı gibi anavatanımızda dilimizi, kültürümüzü, ekonomimizi, yaşam şeklimizi geliştirecek imkanları bir araya getirmeliyiz. Bizlerin komşu uluslarımızla ve diasporada yaşayan Adigelerin de yaşadıkları ülkelerin uluslarıyla iyi kötü ayırımı yapmadan uyum içinde yaşaması, ancak geleceğimiz içinde çalışması gerekmektedir. Dünyada Yahudilerden daha dağınık bir ulus yoktur. Ancak onlar ulusal düşünceleriyle bu günlere ulaştılar. 4 bin yıldır ulusal varlıklarını koruyorlar. Bizde birçok olumsuzlukla karşı karşıya kaldık. Ancak bütün ulusu bir araya getirecek güce ve düşünceye bugün hala sahip değiliz. Öyle bir düşüncemiz olsaydı, Adigece'miz böyle bir duruma düşmezdi. Şansımız var ki, bir tek sözcük bizim ihtilaf alanımızın dışında kalıyor ve bizi toparlayıp bir araya getiriyor. O sihirli sözcükte ‘Adige’ sözcüğüdür. ‘Çerkes’ kelimesinde de cesaret verecek olumlu bir anlam yüklü. Dünyada bizi böyle tanıyorlar.

Kabardey adı da bu anlamda etkin ve bilinen bir sözcüktür. Diğer Adige boyları da kendilerini yadsımıyorlar. Bütün bunları bir araya getirecek bizi ulusal düşünceye sahip kılacak en önemli öğe yazı dili birliğini sağlamamızdır. Bu birliktelik her çalışmanın temel dayanağı olacaktır. Yazı dilimiz büyük zahmetlerle oluşturuldu. Bu uğurda birçok Adige ömrünü harcadı. Onun geliştirilmesi, korunması gerekiyor. Zaman ilerledikçe de çözüm yolları azalıyor.

3 Eylül 2007 Pazartesi

CERKESLER'DE KADIN

ADİGELERDE KADININ YERİ

Hanceriy bir yazısında Şöyle bir olay anlatır :

Yaşlı bir Adige kadınının savaşta üç oğlu varmış.

Bunlardan ikisi cephede can vermişler ve kadının son kalan oğlunu da kanlar içerisinde can çekişirken bir atın sırtında kapıya getirmişler bir gün.

Yaralı adam kapısının önüne gelir gelmez bir kelime dahi söyleyemeden boş bir çuval gibi atın üzerinden yuvarlanıp, anasının ayakları dibine düşmüş ve oracıkta can vermiş.

Kadın hiç bir telaş göstermeden oğlunu getirenlere dönüp sormuş – oğullarım yiğitçe savaştılar mı ?

Diğerleri cevaplamışlar – Evet, kahramanca savaştılar,düşman karşısında asla geriye dönmeksizin yiğitçe mücadele ettiler.

Kadın bu sözü duyduktan sonra ancak ölen oğulları için ağlamağa başlamış. Bir yandan ağlayıp bir yandan "babalarına yakışır şekilde yaşayıp ölen yiğit oğullarım,güzel evlatlarım " diyerek ağıtlar yakıyormuş. Kadın bir an duralamış ağlamasını kesmiş ve şöyle söylemiş: "Hayır ben şanssız,bahtsız bir kadın değilim,yüreğim rahat oğullarımın akibetlerini bilerek,yiğitçekahramanca öldüklerinden emin olarak evlatlarım için ağlayıp yas tutacağım,ama şanssız ve bahtsız değilim.

Hanceriy bu olayı anlattıktan hemen sonra ekliyor ve şöyle diyor devamında : Gördünüz mü Adige kadınını, onun mitolojideki kadın kahramanlardan farkı nedir ?

Dışarıdan Kafkas halklarını gözlemleyenler açısından ele alacak olursak bunların pek çoğu Adigelerin kadına bakış açısını tam olarak kavrayabilmiş değillerdir,hala da böyleleri vardır günümüzde.

Kadının özgürlüğünü sınırlayan doğu kültürleri ile Adige kültürünü bir tutanlar maalesef hala mevcut .

Elbetteki bu kanaat büyük bir yanılgı olduğu gibi bu tür düşünenleri haklı çıkartacak hiç bir örnek te gösterilemez.

Hanceriy bir başka yazısında Adigelerin kadına bakışlarının Asya’daki diğer müslüman halklar gibi olmadığına örnek olarak Met çunatıko Yusuf İzzet paşadan naklen şöyle söyler : " Doğu toplumlarında olduğu şekilde Adigeler’de kadın ağır işlerde çalıştırılmaz.

Onlarda adet olduğu şekilde bizde erkekler bir kenara çekilip kadını sert yamaçlarda ziraat işlerinde,tarım işlerinde bahçe işlerinde çalıştırmazlar…"

Adigelerde erkeğin kadına el kaldırdığı , küfrettiği veya aşağılayıcı sözler söylediği duyulmuş görülmüş değildir.

Ve bu tür hareketler çok büyük bir ayıp olarak karşılanır toplum tarafından.

Dolayısıyla da Adigelerin kadına bakışlarını islamın yaklaşımıyla aynı görmek ve Adigelerin kadını müslüman doğu toplumlarının bakış açısı ile değerlendirdiğini söylemek doğru değildir.

Adige töresinin kadına verdiği değeri ve kadına bakışını yansıtan pek çok örnek vardır söylencelerimizde.

Mesela Seteney guaşe,Adiyuh, Meliçıphu,Dahenağue,Laşın ve benzeri pek çok örnek görebilirsiniz bu konuda.

Söylencelerden örneklediğim bu kadınlar hepsi aynı veya birbirinin benzeri karakterde değillerdir,onlara dair anlatılan olaylar da belki birbirinin zıddı olaylardır fakat bunların hepsinde Adige kadınına dair,Adigelerin kadına bakışına dair güzel örnekler bulabilirsiniz.

Bu söylencelerde örneklerini görebileceğinin bakış açısı ve değerlendirme biçimi bir kaç yüzyıldan günümüze kadar önemini yitirmeksizin devam edegelen bir Adige töresidir.

Mesela Seteney Guaşe'yi ele alalım.Onun Mitolojideki yeri diger kahramanlarla kıyaslandığında hiç te küçümsenmeyecek kadar önemlidir.Hatta daha ileri giderek "belki de seteney guaşe olmaksızın nart destanları bu günkü önemini kazanamazdı" diyebilirim.

V.İ.Abaev bu konuda şöyle söyler: "Eğer Nart destanlarından bir erkek kahraman eksilse bir şey olmaz ama Seteney bu destanların -olmazsa olmaz-karakteridir."

Şoten Askerbiy "Kadının üstünlüğünü ve değerini gösteren bu destanın bir benzerinin dünya kültürlerinde ve mitolojilerinde olmadığını" söyler bir yazısında.

Nart destanlarındaki erkek kahranmanların pek çoğunun öldüğünü veya bir şekilde yaşamlarının son bulduğunu görürsünüz fakat bu destanların hiç bir yerinde Seteney Guaşenin öldüğünü söylemez,bir yoruma göre bu onun yaşamının son bulmasını kabullenemeyen o halkın isteğinden ve destanı bağlayış biçiminden kaynaklanır.

Çünkü Seteney güzeldir,akıllıdır,alımlıdır,o nartların annesidir,danıştıkları akıl hocalarıdır,ileri görüşlülüğü ile onların gözüdür,sevecenliği ve ile iyiyi ve güzeli gösterendir,namuslarıdır kısacası.İncelediğinizde dürüstlük ve açıksözlülükte seteney'i gölgede bırakabilecek bir başka tanrı yoktur Adige mitolojisinde.

Günümüzde bile seteney güzelliğin,dürüstlüğün,ileri görüşlülüğün,asaletin ve aklın bir tarifi gibi görülür, bu gün bile Adigeler,Abhazlar,Asetinler kadını yüceltmek ve methetmek istediklerinde " o seteneydir, seteney gibidir" vb. İfadeler kullanırlar.

Bir diğer örnek olarak meliçiphu'ı alırsak o seteney gibi bilge,güzel,akıllı değildir mesela. Bu söylencenin ortaya çıktığı dönem ataerkil topluma geçildikten sonraki zamandır. Bu söylencede verilmek istenen mesaj " gerçek kadın güzelliği ile değil aklı ile kendisini kabul ettirendir " şeklinde özetlenebilir kısaca.

Buradaki kadın kahraman küçük ve zayıf,sıradan,hatta komik bile denebilecek bir kişiliktir ilk bakışta, fakat incelendiğinde görülürki burada da kadının toplumdaki yerine,önemine ve Adigelerin kadına bakışına dair pek çok örnek vardır.

Adigeler kadına en çok değer veren halklardan biri olagelmişlerdir herzaman.Gerek toplumu ilgilendiren genel işlerde,gerek kendi cemiyeti ve dar çevresi,gerekse aile çevresi içerisinde her zaman kadının çok önemli bir yeri ve değeri olagelmiştir.

Bütün bunların ötesinde sadece Adige töresini incelemiz bile kadının yeri ve önemi konusunda yeterince bilgi sahibi olmamız için yeterlidir.

Hanceriy bir yazısında Kadına gösterilen saygının Adige töresinde en önemli geleneklerin başında yeraldığını belirterek şöyle söyler : Öldürülen birinin intikamını almak için kılıç elde yola çıkan bir grup, araya bir kadın ricacı girdiğinde yollarından döner ve silahlarını bırakırlar.

Bu ve bunun benzeri örnekler pek çoktur eski Adige söylencelerinde.

Eskilerde tüm toplumu ilgilendiren önemli konularda kadınlara danışıldığı zamanlar ve bu tür olayları anlatan pek çok örnek vardır. Fakat zaman içerisinde Adigelerde de kadın toplum işlerinden çekilmiştir , fakat yinede aile ve toplumdaki saygınlığı aynı şekilde günümüzde de devam etmektedir.

Adige töresinde kadına saygı sadece namus kavramı ile açıklanamaz. Erkek için öngörülmeyen pek çok hak kadına verilmiş ve saygı bu ilişkilerin temeline olmazsa olmaz koşul olarak konulmuştur.

Bir kadının hatırını kırmak,onu incitmek ve ona karşı saygısızca davranmak en ayıp işlerden biri olarak görülür.

Adigelerde kadına verilen değer yaşamın her alanında belirgin bir biçimde gözlemlenebilir.

1829 yılında Kafkasyada bulunan Belçikalı bir bilimadamı olan Jan şarl de bess şöyle anlatır kitabında : "Bir atlı yolda bir kadın ile karşılaştığında,atından iner ve atını kadın'a verir binmesi için;eğer kadın bunu kabul etmezse adam atının gemini tutarak kadına gideceği yere kadar yaya olarak eşlik eder."

Bir atlı yolda bir erkekle karşılaştığında eğerinin üzerinde hafifçe doğrulup onu selamlaması yeterli idi,fakat eğer bir kadınla karşılaşmışsa atından inip onu selamlamak ve ona bir süre eşlik ettikten sonra yoluna devam etmek gerekirdi.

Bir gurup erkeğin oturduğu bir odaya kadın davet edildiğinde veya öyle bir ortama kadın geldiğinde kadın en iyi yere oturtulur ve erkekler ayağa kalkarak ona güzel sözler söylerler gönlünü alırlardı. Sofrada olanın iyisi kadına ikram edilirdi,odada bir kadın olduğu sürece sert bir ifade ile konuşulmaz.kötü söz ve küfür benzeri kelimeler kullanılmaz,bu tür konuşmalar kadına duyurulmazdı.

Kadının gözü önünde hayvanlar kamçılanmaz,onlara vurulmaz,bir yolculuğa çıkılacaksa, kadınlar sürücünün at'ı(veya öküzü) kamçıladığını görmeyecek şekilde oturtulurlardı.

Çeşmelerde veya derelerde kadın suyunu doldurup işini bitirmedikçe atlılar oraya atlarını sulamak için girmezlerdi.

Dörtnala giden atlı eğer kadınların olduğu bir yerden geçiyorsa yavaşlardı,silahını göstererek tutmaz,kadının olduğu yerde silah çıkmazdı.

Eğer erkek bir kapı önünden geçerken bir kadının odun kırdığını veya benzer ağır bir iş yaptığını görürse yanına gider o işi kadının elinden alıp kendisi yapar ve sonra yoluna giderdi.

Yolculukta kadının rahat etmesi için azami özen gösterilir, eğer dağda,ormanda veya yolda yemek yenecekse kadına yemek yaptırılmaz bu iş erkekler tarafından yapılırdı.

Görüldüğü gibi Adige toplumu töresinin gereği olarak kadını en üst mertebede tutmakta ve ona hakettiği değeri vermektedir.

Bunun yanısıra büyük sıkıntılar çekip baskılara uğrayan,pek çok hakkı gaspedilen kadınlar da olmuştur toplumumuzun içerisinde.Fakat bunun asıl sorumlusu Adige toplumu ve töresi olmayıp sonradan pek çok geleneğimizin deforme olmasına yolaçan din kaynaklı davranış biçimleri ve bunu kendi çıkarları için en iyi şekilde kullanan feodalitedir.

Bu tür istisnalar hiç bir zaman Adige toplumunu ve töresini tümüyle sorumlu kılmaz ve kapsamaz fakat yinede günümüzde bile o dönemlerden kalmış ve Adige kültürüne uygun olmayan pek çok hatalı davranış biçimi hala muhafaza edilmektedir maalesef.

Mıjey Mihail. Adige töresi ve bugünümüz- İsimli kitabından alıntı.

Adige Psalhe gazetesi 12.5.2001 Nalçik

Çeviri : Ergün YILDIZ


Not: Yazida vurgu yapilan Islam dogu kulturune ait islam anlayi$idir tahmin edilebilcegi gibi islamdaki kadinin yerinden bahsedilmemektedir!!!

28 Haziran 2007 Perşembe

Dinlediginiz Melodinin Uzuuun Yillara Dayanan Anlami..

$u an dinlediginiz muzigin hikayesi cok ama cok eskiye dayanir, yer ve mekan bilinmemektedir. Uzun yillardir calinir, sozleri yoktur.. Notalar anlatir ya$anmi$ duygulari ve o imkansiz ama bir o kadar da tutkulu olan bir a$ki... Melodi dile gelir, eger calan biliyorsa hikayesini...

Ve $oyle ba$lar bu imkansiz ve bir o kadar da acikli a$k,

Cevrenin sayilan soylu ailenin tek kizinin guzelligi ve asaleti dillere dola$ir, genc delikanli ise soylu olmayan bir ailenin ikinci ogludur. Cesur bir o kadarda mert ve sava$ci bir erkektir. Kiz ve delikanli birbirlerine sevdalanirlar. Kizin ailesi bu ili$kiyi onaylamamaktadir gencin ailesinin soylu olmadigini gerekce olarak one surerler.

Kizin guzelligi tum ulkede anilmaya ba$lar ve zamanin rus çarı kizin methini duyar kizi gormek icin koye gelir ve hayran kalir. Kizin babasindan kizi ister baba $a$kindir, buyuklere haber salinir herkes ulu kestane agacinin altinda toplanir, tarti$ilmaya ba$lanir ve sulalenin ileri gelenleri çarın arzusunu kabul edilemez bulur “bir çara verilecek kizimiz yoktur” denir.

Ve

Çar’a haber salinir bizde sanan verilecek kiz yoktur diye... Koskoca çar sinirlenir ve nasil bir sozdur der kabul edilmez bulur. Kizi kacirmak icin yola cikar..

Genc delikanli ise olanlardan habersiz a$ki icin agitlar yakmakta ve kavu$acaklari gunun hayali ile gunleri eksitmekte, kiz ise caresiz a$ki icin hergun aglamakda ve baba sozu ile a$ki arasinda kalmakdan zorlanmaktadir.

Carin kizi kacirmak isteyi$ini haber alan buyukler careler pe$indedirler derken kizi sevdigi delikanliya vermeyi uygun bulurlar ve çara vermektense “soylu olmasada bir dagliya gelin etmek” daha iyidir diye du$unurler... Bir an once dugun hazirliklarina ba$lanir, atlilar dort bi yana dagilir, haberler salinir, tum eller dugunumuz var diye.

İki gencin kalbi kavu$acak olmanin heycani ile atmaktadir. Dugun gunu gelip catar dort bir yandan gelen misafirler agirlanir, eglenceler ba$lar...

Car coktan gelmi$ ve pusuda adamlari ile hazir vaziyette kollamaktadir her bir yani ve çarın bir emriyle tum adamlari kizi kacirmak icin dugun meydanini basarlar ve kizi alip daga kacarlar ardindan delikanli pe$lerine du$er çarın elinden sevdigini alacakdir dinlemez hicbir soyleneni aklinda tek sevdigi vardir...

Kiz caresiz yalvarir birakmalari icin, çar gulerek izin vermeyecegini soyler derken ucurum kenarindan gecerken kiz “senin olmaktansa olmeyi yeglerim” diyerek kendini ucurumdan bo$luga birakir ve delikanlinin gecmekde oldugu yola du$er, delikanli ko$ar sevdiginin yerde yatan cansiz vucudunu kucaklar ve koye geri doner...

Koy matem havasindadir cenaze hazirlanir ve kizi mezarliga goturenlerin ardindan yurur delikanli ve agzinda mizikasi ile ba$lar melodi calmaya. O gunden sonra ne genc delikanliyi goren olur ne de çarı...

$u an dinlemekde oldugunu melodi eskiden sevdalilarin kar$ilikli oynadiklari oyunda biz sevdaliyiz haberiniz olsun manasina gelirmi$. $imdiler de oynayanlar anlamani bilmedigi icindir ki dikkat etmeden oynanmaktadir cunku agir ve yava$ hareketlerle oynanir.

Son soz “Oynarken dostlar iki sevdali gibi oynayin ki sizler oynarken bedenleriniz de can bulsunlar”...


Bir Te$ekkur > Katkilarindan dolayi Ruzgarin Haydutu lakapli Cerkes Dostuma Sevgilerle..

10 Mayıs 2007 Perşembe

Makale: Sarkilarin Öyküleri

KiarekIaşkIetau Zawuem Yi Wuered

Kabardey Tarihi’ne yönelik bilgiler açısından bu şarkı benzerleri arasında en geniş bilgi veren ve aynı zamanda en sağlam kabul edilenidir. Bu müziğe kaynak olan olay için Neğume Şora şöyle yazar: Turgutlular (şimdiki Kalmukların ataları ya da aynı kökten bir boy) oldukça büyük bir güç ile Tatarları da yanlarına alarak Kaberdey sınırlarını taciz etmeye, saldırılar düzenlemeye başlamışlardı. Kaberdeyler bunu karşılıksız bırakmamak amacı ile kadın ve çocukları, yaşlıları, at sürüleri ve hayvanlarını güvenli bölgelerde topladıktan sonra üç günlük bir hazırlık yaparak düşmanla karşılaşmak üzere harekete geçmiş, Balk ırmağının Terek nehrine döküldüğü noktada düşmanla savaşa tutuşmuşlardı. Göğüs göğüse süren çarpışmalar sonunda Kaberdeyler sayıca çok üstün olan düşmanla başedemeyip yavaş yavaş geri çekilmek zorunda kaldılar. Daha gerilere yeniden toparlanan Kaberdey güçleri burada düşmanı yeniden karşılayarak savaşa tutuştular kıran kırana süren savaşa oluk oluk akan kana karşın düşmanla başedemeyen Kaberdeyler daha da geriye, Şerec deresine paralel dağ yamaçlarına kadar çekilmeye mecbur kaldılar. Ertesi gün çekilen Kaberdey birliklerini tamamen dağıtmak amacı ile ilerleyen düşmanı yeniden karşılayıp savaşa tutuştular. Bu kez iyi yer tutmuş Kaberdeyler düşmana günlerce direnerek daha öteye yol vermediler ancak düşmanı geriletmeleri de mümkün olmadı. Her iki taraftan yüzlerce insanın öldüğü bu karşılaşmada Kabedey pşılerinden (Pşı Apşokue, Kıdrışokue, Kanşokue, Puçt Kalemet ve genç Tepşerokue, Şolehukue, Cılahıstenıpş) bir çoğu bu savaşta öldüler.



Kaberdeyler her ne kadar düşmanı bu noktada tutmayı başarmış olsalarda durumları oldukça ümitsizdi ve pek bir kurtuluş yoluda görünmüyordu. Ancak ertesi günün aydınlığı ile birlikte hiç ummadıkları bir şey oldu: Diğer halklardan oluşan 2000 kişinin üzerinde gönüllü yardım birliği gelmişti. Bu yeni moral destek ile dinlenmiş yeni askerlerin de yardımı birleşince Kaberdeyler toparlanarak düşman üzerine saldırıya geçtiler yeniden alevlenen çarpışmalar sonucunda bu kez düşman tutunamayarak geri çekilmeye başladı. Çok geçmedende bozguna uğrayarak dağıldılar. Birlikler arkasında bir çok esir ve ganimet bırakan düşmanı kendi topraklarına kadar sürerek Balk nehrinin öte yakasına kadar kovaladılar. Neğume’nin söylediğine göre dilimizde yeralan "Pariiuhu Uihue" sözü o zamandan kalmış (Pariiuhu Psıhurey köyü ile Balk ırmağı arasında kalan yer). Yani düşmanın durumuna düş, bozguna uğra gibi bir anlam taşırmış. Daha sonraları o savaşın olduğu bölge Kıaşkataw ismini aldı. Bu şarkı yalnızca Kaberdeylerde söylenegelir, diğerlerince pek bilinmez. Şarkıyı ilk kez Psıguensu'den Tşıhumırze Kueşouk'den işittim ve derledim.




Şecemokuıe Hasanş yi Wuered
Yaşlıların anlatımına göre, Şecemokue Hasanş yalnız başına birisiymiş. Üstelikte yoksul. Böyle olunca onun sevdiği kızı almak için başlık parası vermesi mümkün değilmiş. Hasanş ne kadar züğürt ise sevdiği kız da tam tersine çok zengin ve üstelik büyük bir aileden imiş. Bu aileninde kızlarını başlık parası almadan vermeleri mümkün değilmiş. Aslında burada bir açıklama getirmeden edemeyeceğim. Bizim törelerimizde kesinlikle böyle bir şey yoktur. Ancak Adige kızlarının güzelliği ve zerafeti o kadar nam salmışki Kırım hanları, paşaları,Osmanlı paşaları bir Çerkes kızı ile evlenebilmek için kızı ve ailesini razı edebilmek uğruna türlü hediyeler, altınlar, gümüşler gözden çıkartırlarmış. İşte bu gide gide zaman içinde nakit paraya, bu gün başlık parası denilen yüz kızartıcı hale dönüşmüş. Her neyse ... Hasanş böyle bir para ödeyecek durumda değilmiş doğal olarak. O bu başlığı ödeyemeyince kızı türlü hediyeler ve yüklü paralar veren Nogay hanına vermişler. Genç kız bu durumu kabullenmemiş ve ailesinin bu kararını sevdiği adama bildirmiş bir şekilde. Nogay gelin alayı kızı alıp köyü terkettikten sonra her iki tarafı otlar ve dikenlerle kaplı bir patikada Hasanş, düğün alayının önünü kesmiş ve silahını çekerek gurubun arasından gelini sırtladığı gibi insan boyunu aşan otların arasına dalmış. Nogaylar ilk şaşkınlığı atlatıp onları izlemek istemişler ancak nerede ise sık bir ormanı andıran bu dikenli arazide onları bulmak mümkün olmamış. Bunun üzerine dört bir yandan otları ateşe vermişler cehennem ateşinin içinde kalan sevgililer çaresiz dışarı çıkmaya çalışırken ve tam kurtulduklarını düşünürken sık otların arasından farkedemedikleri bir Nogay tarafından açılan ateş sonucu Hasanş vurulmuş ve ölmüş. Nogaylar Cesedi oracıkta bırakıp gelini alarak gitmek istemişler. Ancak genç kız, "eğer onu layıkı ile toprağa vermezseniz sizinle gelmem. Gerekirse buracıkta ölürüm" diyerek direnmiş. Nogaylar çaresiz mezarı kazmış ölüyü mezara indirmişler. Genç gelin "izin verin mezarını ben düzenleyeceğim" diyerek mezarın içine inmiş ve saçında örülü makası çıkartarak sevdiği gencin yanıbaşında kendi canına kıymış. Nogaylar da bunu üzerine yanyana yatan iki gencin mezarını kapatarak geldikleri gibi eli boş dönmüşler. Öyküsünü dinlediğiniz bu ağıtı ise daha sonradan Hasanş'ın arkadaşları söylemişler. Ağıtın kaynağı Kaberdey’dir. Diğerlerince pek söylenmez. Ağıtı ilk kez ağabeyim Kardeguşıe Beçmırze'den işittim.





Adiyıuh Yi Ğıbbze

Adiyıuh ile onu kaçıran genç hakkında söylencelerde pek öyle geniş bir bilgi yok. 1936 yılında Moskova’da yayınlanan "Kabardinski Folklor" adlı kitapta bu konuda çok az bilgi verilmekte ise de pek yeterli olduğu söylenemez. Olay kısa olarak şöyle anlatılır:
Adiyıuh ile sevdiği genç arasındaki ilişki her iki tarafın akrabalarınca pek onaylanmaz. Çünkü iki aile arasında çok büyük sosyal fark vardır ve aileler bu nedenle ikisi arasındaki bu ilişkiye kesinlikle izin vermemektedir. Genç erkek soylu, genç kız ise alt tabakadan bir ailedendi.


Ancak buna karşın genç erkek sevdiği kızı kaçırır ve hızla bölgeden uzaklaşmak isterler. Yolda at birşeyden ürkmesi sonucu ansızın huysuzlanır. Kız attan düşerek oracıkta ölür. Genç erkek bunun üzerine işte bu bilinen ağıtı söyler.


Moskova’da yayınlanan kitapta olay böyle anlatılmakla birlikte şarkının kendisinde ormanda çalıların arasından ansızın havalanan bir kuşun atı ürküterek kızın düşmesine neden olduğu belirtilir. Sözlü söylencelerin hepsinde ise kızın belinde bağlı kuşağın (o dönemlerde genç kızlar bellerini ince tutsun, dik ve uzun göstersin diye bez içerisine sarılı çubuklardan oluşan bir tür kuşak ile sımsıkı sararlamış) kalbine saplandığını ve o anda öldüğünü anlatırlar.



Ancak hiç kimse bu kızın ve erkeğin kim olduğu, olayın hangi tarihlerde, nerede olduğu konusunda bir bilgi verememektedir. Bu ağıt tüm Adige boylarınca söylenegelir. Ağıtı ilk kez annemden dinledim.


Hanife Yi Ğıbze

Hanife Kundetey'den (Şegem II) Hamıkue Tlostenbeç'in kızıydı. O çok güzel, çok akıllı ve zarif olması yanında çok usta bir mızıkacı idi. Köylerinde her kimin düğünü, eğlencesi olsa, gelip onu götürürlerdi. O da hiç kimseyi kırmaz hepsine giderdi. Günlerden bir gün Çerwan ailesinde bir düğün vardı ve Hanife her zaman olduğu gibi burada mızıka çalıyordu. Düğün böyle güle oynaya devam ederken Hanife oyuna çıktığı bir sırada, misafirlerden sarhoş olan bir adam (ağıtta belirtildiğine göre Abreclerde Muhahmmet Ali) silahını çekerek oynayan kızın kızın şerefine bir kaç el ateş etmiş. Yine eskilerin söylediğine göre o zamanlar bir genç kız oynarken silah sıkmak ona değer vermek, onu takdir etmek anlamlarında ve normal karşılanan bir şeymiş. İşte bu şekilde atılan kurşunlardan birisi önce bir genç kıza, onuda geçerek oynamakta olan güzel mızıkacıya isabet etmiş. Bu yürek parçalayan ölüm işte bu ağıta kaynak olmuş.



Bu ağıtı Nezer Maşe, Dzeğeştokue Karemırze ve bize öyküyü anlatan Mırzehan Zeyret'ten dinledim. Bu ağıt günümüzde hala söylenegelir.




Kıerbeç Yi Wuered

Kıerbeç'in türküsü adlı bu ağıt ilk kez Adigey’de söylenmiş olmasına karşın Kaberdey bölgelerinde daha çok bilinip söylenmektedir. Söylenceye göre bir dönem Kaniye isimli bir Adige köyü ile yakındaki bir Nogay köyü arasında bir sürtüşme ve düşmanlık başgöstermiş. Kıerbeç ise bu Adige köyünde en sözü geçen en bileği kuvvetli ve aynı zamanda Nogayların en çekindikleri gençlerin başında gelirmiş. Bu gözü pek genç her olayda onların karşısına dikilir şimdiki deyim ile her taşın altından çıkarmış. İşte bu nedenle Nogayler bu genci öldürmeye karar vermişler. Kıerbeç bir başka yerde bulunduğu sırada ona kasıtlı olarak "Kaniye köyü baskına uğradı" yalan haberini ulaştırmışlar .Doğal olarak, bunu duyan genç "oturduğumuz yerde kendimizi yedirtmeyiz" diyerek hemen yola koyulmuş ve dönüş yolunda kendisini bekleyen Nogay nişancıları tarafından kurulan tuzağa düşerek vurulmuş. Kıerbeç aldığı bu yaraya karşın ellerinden kurtularak köyüne ulaşmış ancak bir daha ayağa kalkamadan günlerce hasta yattıktan sonra kangren olan bacağı ölümüne neden olmuş.



Onun yiğitliği ve terbiyesine ilişkin hala şu haber anlatılagelir: Kıerbeç’in ölümünün yaklaştığını farkeden diğer insanlar, babası Muhammed'i "oğlunu ölmeden önce son bir kez gör, konuş" diyerek zorlamışlar ve gencin babası bu nun üzerine oğlunu görmeğe gitmiş. Bunu duyan Kıerbeç ise "babam beni yatarken görmesin" diyerek evin içerisinden giriş kapısı üzerine bir ip bağlatmış ve bu ipe tutunarak kangren ayağına karşın babasını ayakta karşılamıştı.

Yaşlı baba oğlunu son bir kez bu şekilde ayakta gördükten sonra hiç bir şey söylemeksizin dönüp gitmiş. Kıerbeç ise babasının evden çıkışından hemen sonra olduğu yere yığılıp oracıkta can vermiş. İşte bu Kıerbeç Yi Wuered denilen ağıtın öyküsü budur. Ağıtı ilk kez ağabeyim Kıardenguşıe M. den dinledim. Ancak bir çok kişi tarafından bilinir ve söylenegelir. .




Janbolet Yi Ğıbze

Janbolet'in ağıtı hakkında eskiler şöyle anlatırlar. Yeçemezıkue (bir kısmı Yerkuey Mezıkue olarak anlatır) sağlıklı, dinç ve toplumda sözü değer gören bir yaşlı idi. İlk çocuğu olan Janbolet'in doğumundan sonra eşi ölmüş ve bunun üzerine bir süre sonra Temezlerin kızı Andole Guaşe ile yeniden evlenmişti. Bu kadından yeniden 9 çocuk sahibi olmuştu. Ancak çocuklarını büyütemeden ölmüş ve çocuklar annelerinin elinde birlikte büyümüşlerdi. Janbolet aynı babası gibi çalışkan, dürüst, güçlü ve sözü geçen bir genç olmuş, diğerleride bunun tam tersi tembel, uyuşuk ve zayıf karakterli birer genç olarak ortaya çıkmışlardı. Ancak, Andole Guaşe üvey oğlunun toplumda gördüğü değeri, buna karşılık kendi öz çocuklarının yetersizliğini bir türlü hazmedemiyor ve sürekli kıskanıyordu. Bu kıskançlık o derceye gelmişti ki, Janbolet'i oğullarına öldürtmeye karar vermişti. Ancak oğullarının hiç birisi onunla baş edebilecek güçte değildi. Üvey kardeşlerinden en küçüğü Janbolet'i çok severdi. Öyleki öz ağabeylerinden daha çok onun yanına gelir, Janbolet'de onunla sürekli ilgilenirdi. İşte bu çocuk annesinin üvey kardeşlerine kurduğu tuzağı gelip Janbolet'e haber vermişti. Ertesi akşam kardeşleri gelip onu öldüreceklerdi.

Doğal olarak Janbolet’de hazırlığını yapmış yatağına bir koca kütük koyarak üzerini de örtmüş ve kapı arkasında gelenleri beklemeye başlamıştı. Gece artık herkesin uyuduğuna düşünen kardeşler Janbolet'in odasına geldiler.


En küçük dışında hepsi sırasıyla aralık kapıdan içeri süzülüyor kılıçları ile yatakta sandıkları Janbolet'e vuruyorlardı. Ancak karanlıkta kapı arkasında bekleyen Janbolet hepsini teker teker kafalarına vurarak bayıltmış, daha sonrada silahlarını ve bütün elbiselerini alarak çırılçıplak 8 kardeşi kendi odasına hapsettikten sonra elbiselerini götürerek annelerinin kapısı önüne atıvermişti..


Oğullarının giysilerini gören Andole Guaşe oğullarımı öldürdü diye feryat figan ederek geldiğinde Janbolet üvey kardeşlerini serbest bırakmış ve onlara bir daha böyle şeyler yapmamaları için yalvarmıştı. Ancak kadın oğullarının bu beceriksizliği karşısında daha da çileden çıkmış sürekli onunla uğraşmaya başlamıştı.


Bu işin iyiye gitmeyeceğini anlayan Janbolet kadının üç kardeşine gizlice haber göndererek onları çağırttı. Olan biteni anlattıktan sonra kardeşlerin kendi gözleri ile görebilmeleri için bir plan yaptı. Janbolet Andole Guşe’nin yanına giderek "evde üç misafirim var. Ancak benim acilen bir işim çıktı. Ben dönünceye kadar siz onlarla ilgilenirmisiniz diyerek gitti. Janbolet az mı kaldı çok mu bilinmez; ama döndüğünde misafirlerini evde açlıktan bitkin bir halde öylece yığılmış otururken buldu. Aynı şekilde misafirlerin atlarına su bile verilmemişti..

İşte dedi Janbolet kızkardeşinizi gördünüz. Bırakın beni, haneye gelen misafirime bile böyle davranıyor. Bunu üzerine üç kardeş kızkardeşlerinin yanına giderek bu yaptığının insanlık olmadığını, törelere uymadığını ve hatalı olduğunu üstelik kendi ailelerine de leke getirdiğini söyleyip "bundan sonra bizim bir kızkardeşimiz yok" diyerek evi terkedip gittiler.

Andole Guaşe Janbolet'in bu hareketi üzerine iyice zıvanadan çıktı. Açıkça onu öldürmeleri için oğullarını gönderdi. Bu kavgada Janbolet üvey kardeşlerini öldürdü, kendiside aldığı yara ile öldü.


Ağıtı ise Janbolet'in ölürken söylediği rivayet edilir.

Makale: UNLU CERKES DUSUNURLERDEN KAZANOKUE JABAGI' NIN HAYATI

Vatan ve milleti için bütün gücünü ve yaşantısını bu yolda harcamış,milletin gönlünde abideleşmiş kişilerin azlığı bilinen bir gerçektir.Toplumun mutlu, özgürlük ve refah içinde yaşaması için çaba sarfeden bu nedenle büyük bir cesaret ve azimle köhnemiş ve değerini yitirmiş birçok gelenekleri yıkıp, onun yerine olumlu ve etkili kuralları yerleştirmeye çalışanların başında gelen birisi varsa o da Kazanokue Jabağı'dır. O, her zaman gerçekten ayrılmayan, zengin fakir gözetmeden haklıya haklı, haksıza haksız diyebilen, zengin karşısında fakiri, güçlünün karşısında güçsüzü koruyan gerçek bir kahramandı. Onun yaşantısı ,sözleri, davranışları ağızdan ağıza söylenerek zamanımıza kadar bize gelmiş bulunuyor. O sağlığında olaylar karşısında her zaman başvurulan ve bir sözü iki edilmeyen gerçek bir erkekti. Yalnız Kaberdey'lerin değil bütün Çerkeslerin kalbinde saygıyla yaşayan birisidir. Jabağı 1684 yılında Baksan bölgesinde bir halk çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. O Kafkasya'da yazılan birçok eserlerde ismi geçen, Kaberdey'de olduğu kadar Osetya, Kumuk, Adige ve Abhaz bölgeleriyle Karaçay-Çerkes’de saygıyla anılan ve bilinen bir kişidir. Tam iki asırdan beri ismi halkın arasında daima artan bir sevgiyle yaşatılmaktadır.


Jabağı’nın tüm kişiliğini iyice anlayabilmek için asırlar boyu onun hakkında söylenen hikayelerle, sonradan onun hakkında yazılan eserleri karşılaştırmak gerekecektir. Bu nedenle Kaberdey Kültür ve Araştırma Enstitüsü’nde çalışanlar köylere giderek onun hakkında anlatılan hikayeleri, haberleri derleyip enstitüye getirdiler. O devirde Adigelerin yazılarının olmayışı nedeniyle Jabağı hakkında bütün bilgiler anlatılanlardan ibaret kalmıştır. Jabağı’nın dünyaya geldiği devre; memelekette derebeylik yönetiminin, bunun yürüttüğü beylik, kölelik savaşı ile ana vatanı istila için çalışan yabancı devletlerin saldırılarının sürüp gittiği devreye rastlar. Fakir ve kimsesiz halkın haklarını yılmadan, korkmadan savunan Jabağı "Çoğunluğun yaptığı adet, çoğunluğun söylediği gerçektir." sözlerini ekleyerek bundan asırlar önce Kafkasya'da demokrasinin esasını kurmuştu. Adigeler arsında sınıf farkının devamını isteyen beylere karşı çıkmış ve "Gözünü çıkaranın canını çıkar." demek cesaretini göstermiştir. Jabağı’nın en önemli davranışlarından bir tanesi de ezilenlerin başına geçerek silahlı bir mücadeleye girişmeyip,fikirlerini üstün zekası ve doğruluktan ayrılmayan iradesiyle çevresine kabul ettirmesidir. Jabağı "Bir milletin birbirini yemesinden daha büyük ne gibi bir bela olabilir" sözüyle kan davasının ve beylerin birbirleriyle boğuşmalarının önüne geçmiştir. Ayrıca sınıf farklarının kaldırılmasını savunmuştur. Kadının sağ tarafta durması gerektiği, bir kadın topluluğuna rastlandığında attan inerek yedekleyip gurubu geçtikten sonra ata binmeyi gelenek olarak yerleştirilen Jabağı’dır. O toplumu yıkıp, yokeden onun yaşantısını baltalayan, birçok köhnemiş gelenekleri de kaldırmasını bilmiş, yiğit, akıllı, dürüst, vatansever bir Adigeydi. Onun sözleri ve koyduğu gelenekler bugün hala Çerkeslerin ayakta kalmasında en büyük amil olmuştur. O yalnız Adigelerin değil Asetin Kumuk, Abhax vs. bir çok kardeş ve komşu haklarının da önderi olmuştur. Jabağı bugün ortaya attığı fikir ve vecizeleriyle Kafkasyalıların en büyük bir filozofu olduğunu ispatlamıştır.
Kazanokue Jabağı 1750 yılında Kaberdeyde öldü. Mezarı ise bugün Şihelikue'nin yukarı kısmında Kazanıkuey’dedir. Ayrıca Nalçık parkında kendisine bir yer ayrılmıştır.

KAZANOKUE JABAĞI’NIN GERÇEK SÖZLERİNDEN BAZILARI.

Değişen zamana uyabilen erkektir.
İlk vuran sen olma, fakat sana vuranı da affetme!
Aklın temeli danışmaktır.
Çoğunluğun yaptığı adettir.
Çoğunluk ne söylüyorsa gerçek olan o'dur.
Kadına yardımcı olmayan erkek,erkek değildir.
Büyük su yatağı susuz kalmaz.
Öfkeyle bir işe girişmemelidir.
Büyük konuşarak küçük başını derde sokma.
"Oldu!"deseler de yine de bir düşün.
Uzak akrabadan yakın komşu iyidir.
Az konuş, çok düşün!
Hırsızlığın büyüğüyle küçüğü arasında fark yoktur.
Sözünü tartarak konuş!
Gerçeğe darılma.
Sözü gerçek olanın yüzü aktır.
İyinin getirmediğini kötü getiremez.
İnsanlıkla,çalışmakla ilgili olmayan insan değildir.
Aklı olan insan görevini hisseder.
Düşünerek konuş,bakınarak otur.
Kötüyü örnek alma,seni felakete sürükler.
Çoğalmayan toplum millet olamaz.
Uğruna öldüğün uğruna ölür.


KAYNAK: THAPE DERGİSİ OCAK- 2004
www.adige.nl

Makale: ADIGE XABZE

Çerkeslerin kendilerine özgü kültürel özellikleri insanlık değerleri ile özdeştir ve değerleri terk etmek kendi benliğini reddetmek demektir. Bu da kültürel kimliğin sona ermesi anlamına gelir.
Kültürümüz Kafkasya'nın coğrafi konumundan dolayı hem doğu hem batı kültürlerinin arasında kalarak apayrı bir kültür oluşturmuştur ve kendilerine komşu olan diğer toplulukların kültürlerini de etkilemiştir. Ne yazık ki bu çok özel kültür yapısı günümüze kadar tüm hatları ile belirlenemeyip bir sistematiğe oturtulamamıştır.

Çerkes kültürünün en önemli özelliklerinden biri,bu kültür dünyasının yazarının bizzat kendisi olmasıdır. Toplumu tek bir birey gibidir,herkes bir birey gibi, birey de herkes gibi düşünür. Çerkes kültürünün ve bu kültürün taşıyıcısı olan Çerkes insanının oluşumunda en etkili olgu XABZE' dir. Nasıl ki içinde yaşadığımız olayların anlatım aracı dil ise, Xabze de insanlık anlayışımızın göstergesidir. Xabzenin temel özelliği "insan'' ögesinin esas alınmasıdır. Amacı ise; İnsana saygı ve yaşamı güzelleştirmektir. Doğanın ve insanın gözlenmesi, konuların genelleştirilmesi, eksikliklerin giderilerek pürüzlü yönlerinin törpülenmesi ile Xabze, bir güzellik,bir anlam kazanmıştır. Sonra sağlam ve köklü bir temele oturtulmuş, güzel ve doğru olana taraf çıkmış, çirkin ve yanlışın karşısında tavır almış ve bunlar yapılırken de ''İnsan'' unsuruna dikkat edilmiştir.

Xabze Çerkeslerin yaşamlarında hayatın her aşamasını,karmaşadan uzak bir düzen içerisine koymak için denenmiş en faydalı, en uygun kurallar ve kanunlardan oluşur. Yani Çerkeslerin yaşam tarzı da denebilir. Toplum bireylerinin birbiri ile ilişki biçimleri, yaşayışları, onların siyasi sistem ve anayasalarına damgasını vurur. Çünkü her siyasi sistem ve anayasa bir kültür birikimi üzerinde oturur. Toplum, sahip olduğu karakteristik özellikler ve kalıplara uygun olarak biçimlenir.

Toplumlar, kültür ve geleneklerin işleyişini sürdürebilmeleri için herkesin uyması ve herkes tarafından uygulanması gereken bir takım anayasalar hazırlamışlardır. Bu anayasanın işlemesi içinde, polis,hakim,savcı vs. gibi toplumsal düzeni sağlamaya yönelik elemanlar görevlendirmişlerdir. Çerkeslerin anayasası Xabze' dir, hakimleri Thamadelerdir ve toplumda yaşayan her birey kuralları işletmekle yükümlü birey emniyet mensubudurlar.

Xabze aynı zamanda kural/kanun demektir. Daha açık ifadesi göz önüne alınacak olursa, Çerkeslerin toplumsal yaşamda kullandıkları,riayet ettikleri, bu yüksek insani prensiplere, hayat ve hayatın devamı için koydukları kuralların hepsine birden Xabze denmiştir.

Gelenek ve görenekler kökleşmiş toplumsal alışkanlıklardır. Gelenek ve görenekleri meydana getiren davranışlar ve toplum doğruları kuşaktan kuşağa devredilerek geçerliliğini koruyabildiği zamana kadar yaşar. Ancak toplumun yaşam ihtiyacını karşılayamaz hale geldiğinde toplum tarafından ya değişime uğratılır ya da terk edilir. Xabze bundan 136 / 137 yıl önce bilinen bir ülkede hala kısmen de olsa geçerliliğini koruyabiliyorsa, bu, toplumla ne kadar özdeşleşmiş olduğunu ve insani değerlere ne derece uygun olduğunun göstergesidir. Xabze her zaman her yerde ve günümüzde de geçerli evrensel boyutta değer ölçüleri içerir. İnsanı insan yapan ve onsuz yapamayacağı temel unsurları ve saygıyı devamlı işler, duyarsızlığı,anlayışsızlığı, cimriliği, korkaklığı dışlar, insanı bencillikten, kötü alışkanlıklardan uzak tutar, arındırır. Neredeyse uluslar arası diplomasilere taş çıkartacak nitelikte ince, detaylı, içtenlikli, terbiye ve davranış kurallarını içerir.

Xabze' nin zaman ve değişken dünyaya karşı kendisini koruyabilmesinin bir nedeni de, temel ilkelerinin dışında, kalıplaşmış, donuk, değişmez kurallar içermemesidir. Bazı kurallar zaman ve koşullara göre değiştirilebilecek esnekliğe sahiptir. ''Xabze uygun olanıdır, olabildiğini yap'' biçiminde çevrilebilecek atasözümüz de bunu göstermektedir. Değişik koşullar nedeniyle farklı bir uygulama yapmak zorunda kalan bir Çerkes, bunu sadece kendisine kolay geldiği ya da kişisel eğilimlerine uygun düştüğü biçimiyle değil, bu söz konusu farklı davranışı toplumun benimseyip benimsemeyeceğini göz önünde tutarak yapmak zorundadır. Aksi halde toplumun ''uygunsuz'' ya da ''ayıp'' (haynap) biçimlerindeki değerlendirmeleriyle karşılaşacaktır ki herhangi bir Çerkes için bu en etkili cezadır. Çerkes toplumunda, her ferdin, küçüklükten itibaren Xabze' lere uyması gerekir. Bir insana verilen değer Xabze' ye uymasıyla doğru orantılıdır. Çerkes toplumu, Xabze' ye uyanlara sonsuz sevgi ve saygı gösterir, uymayanları ise yadırgar ve bir süre sonra aralarından dışlar.

Günümüzde milletler, devletler, kültürel gelişmeleri için, kültürel değerlerini yaşatmak için büyük uğraşlar vermektedirler. Bunun için kültürel araştırma müesseseleri kurmaktalar. Ninelerimiz, dedelerimiz bize, bütün dünyada emsali olmayan bir takım kurallar ve her zaman her yerde geçerli olabilecek bir Çerkes mantalitesi bırakmışlarsa, bunları korumak bizim insanlık görevimiz olmalıdır. Toplumumuzda her konuda yön gösterecek olan, öz benliğimizi korumada ve yaşatmada bize yardımcı olacak anadilimiz ve Xabzemizdir. Çağımızın iletişim araçlarını belli bir şekilde kullanıp, üzerimize düşen görevleri yerine getirmek, atalarımızdan kalan bu kutsal emanetleri genişleterek çağdaş anlamlar kazandırarak gelecek kuşaklara aktarmak, Çerkes olduğuna inanan bir insanın üstlenmesi gereken en önemli sorumluluktur.
Bir büyüğümüzün deyimiyle: ''Çerkesleri bir arada tutan, bir bütünlük görüntüsü veren asırlarca üstüste biriken gelenekler idi. Çerkeslerin kendilerine has kültürlerini yitirmeleri ülkelerini kaybetmekten daha acı vericidir.''

Kaynak: www.mersinkafkas.com.tr.tc