Bu Blogda Ara
8 Aralık 2009 Salı
Bir Teşekkür
Editör
5 Aralık 2009 Cumartesi
Circassian Diaspora
From 1763 to 1864 the Circassians fought against the Russians in the Russian Circassian War only succumbing to a scorched earth campaign initiated in 1862 under General Yevdokimov. Afterwards, large numbers of Circassians fled and were deported to the Ottoman Empire, others were resettled in Russia far from their home territories.
Middle East
Circassian troops in Damascus during the French mandate period with Colonel Collet, commander of the Circassian Cavalry.
Various communities of Caucasian origin living in the Middle East, notably Jordan, Israel and the Palestinian territories, and Syria, are known as Circassians, and a suburb of Damascus settled by these people is called Al-charkassiyya. Modern Amman was reborn after Circassians settled there in 1878. Other important Jordanian towns re-established by Circassians in 1878 were Jerash and Wadi Seer.
During the French Mandate period in Syria, in the 1930s, some Circassians in the mostly Circassian town of Al-Quneitra tried to convince the French authorities to create a Circassian national home for them in the Golan Heights, but failed in their attempt. The objective was to group there large numbers of Circassians already living in Turkey and in various Middle Eastern countries just like Jordan, Syria, Lebanon Egypt .
In Israel, there are also a few thousand Circassians, living mostly in Kfar Kama (2,000) and Reyhaniye (1,000). These two villages were a part of a greater group of Circassian villages around the Golan Heights. The Circassians in Israel enjoy, like Druzes, a status aparte. Circassian men (at their leader's request) are mandated for military service, while women are not.
The Balkans
A small minority of Circassians lived since the late 1880's in Kosovo Polje, which was given mention by Noel Malcolm in his seminal work about that province, but they were repatriated to the Republic of Adygea, in Southern Russia in the late 1990's.
Around 1600, several emigrants from the Caucasus region, of somewhat privileged descent, settled in the then Principality of Moldavia, and became under the name "Cerchez" (pronounced [Cherkez] in Romanian) one of its 72 boyar families. In time they were assimilated into the general population. However one of the last descendants of this family, Mihail Christodulo Cerchez, was a Romanian national hero in the Russo-Turkish War of 1877–1878 (Osman Paşa, the Turkish commander of the Pleven garrison, surrendered his sword to him at the end of the siege). One of the main halls of the Cotroceni palace in Bucharest is named "Sala Cerchez" ("Cerchez Hall") in memory of General Cerchez.
26 Kasım 2009 Perşembe
Çerkes Olmak
Diasporadan dönüş yapmış ve ana vatan CERKESYA'da büyük umutlarla yaşamaya çalışan hayalleri amaçları ile dolu dostlarımızın yaşadığı hayal kırıklıkları ile dolu yaşamları diasporadaki Cerkeslerlerin Cerkes olmak tanımları arasındaki uçurumları gördükçe üzülmemek elde değil. Bir çok insanımızın kulağına gelmiş olan yaşanmışlıklarıda üst üste koyduğumuz zaman sinirlerimize hakim olup akıllıca adımlar atmamız gerektiği gün gibi ortadır.
ARTIK ÇALIŞMA ZAMANI
Ana vatandan gelen haberlerden sonra Diasporaya çok fazla iş düştüğü gün gibi ortadadır. Artık çalışma zamanı, artık kırgınlıkları kenara bırakma zamanı, artık KİŞİSELLEŞTİRDİĞİMİZ sorunlarımızı kenara bırakma zamanı, artık geçmişe saplanmaktan kaçma zamanı, artık BİZ ÇERKES olma zamanı.
SİZCE DEĞİL Mİ?
Yaptığım çeşitli ziyaretler ve sohbetlerden sonra kişisel sorunların gün yüzüne çıktığı hatta bir çok sorunun ana kaynağı olduğu ne yazık ki gün gibi ortadadır. Kimsenin Adige hayalini kenara bırakmaya hakkı yoktur. Kimsenin bu bayrağı kenara bırakmaya hakkı yoktur. Gurur duyduğumuz yönlerimizi yaşamanın zamanıdır avunmanın değil, geçmişten gelen adetlerimizi, ahlak değerlerimizi, örf ve adetlerimizi geçmişimizi unutmadan geleceğimize taşıma zamanı artık geldi de geçmiyor mu?
Editör
19 Şubat 2009 Perşembe
6 Şubat 2009 Cuma
Coook Yakinda!!!!!!
Yayin hayatinda uzunca bir sure yer alan blog sitesi cerkez.blogspot.com cok yakin bir zaman icerisinde yeni bir adres ile sadece kendine ait ismi ile hem de farkli bir konsept ile karsinizda olucak.
Peki neden? diyenlere...
Anlasildigi uzere bir cok yorum da ve birebir gorusmeler de Cerkesligin ve baglantili konularin sadece blog ile yetmeyecegidir. Bu sebepten site yeni ve daha kullanisli ayni zamanda da sitenin katilimi arttirici bir yonu olucak.
Yorum ve isteklerinizi bekliyorum...
Tesekkurler
Vı Adığe ba ?
22 Mayıs 2008 Perşembe
BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜ - UNUTMA UNUTTURMA

1859 yılından itibaren başlayan anavatanından ayrılmalar, 21 Mayıs 1864'den sonra daha da şiddetlendi. 1860 yılında 4 milyon olan Kafkaslı nüfusu, 1897'de 1.660.000 sayısına inmişti. Adıge-Abaza-Ubıh grubundan oluşan Kuzeybatı Kafkasyalılar 85 % 'ler düzeyinde; Oset, Çeçen ve Dağıstanlı 10-15 % ‘ler düzeyinde anavatarlarından sürüldüler. Gerçekte bu sürgün, bir soykırım niteliğine dönüştü. İşte bu nedenle, 21 Mayıs 1864 günü Çerkeslerin yas günüdür. Anavatanlarından sürülen Kafkaslı sayısı 1.400.000-1.500.000 civarındadır. Sürülenlerin dışında, vatanında kalan Çerkesleri zorlamak için uygulanan politikanın özü şuydu ; ”Kaçırmak veya göçürmek istiyorsan, evleri, tarlaları, yak-yık, kaçmaktan ya da, aç kalıp ölmekten başk bir seçenek bırakma...”
Tarihçi M. Venyukov : “...Savaş son derece amansıca sürüyordu. Biz, geri dönülmesi olanaksız olacak şekilde, askerin ayak bastığı her yeri, son kişiye kadar Çerkeslerden temizleyerek ilerliyorduk...”
Grand Dük Michael : Çerkes İleri gelenlerine, “Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içerisinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz, ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içerisinde sahile inmeyen köylüleri ve dağlıları savaş esiri sayarım.”
Rus Tarihçi Zaharyan : “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi...”
Muhalif N.N. Rayevski : “Kafkasya'da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika'da uyguladığı olmusuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın.”
Fransız Fonvill : “Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. 600 kişiyle yola çıktık. Ancak Trabzon'a 370 kişi sağ çıkabilmişti.”
Polonyalı Teophil Lapinski : “...Açlık ve hastalık had safhada. Trabzon'a gelen 100.000 kişi 70.000 kişiye indi. Günlük ölü sayısı 500 kişidir. Trabzon'da bu sayı 400 kişidir. Gerede Kampı'nda 300 kişi, Akçakale ve Sarıdere'de ünlük ölüm 120-150 kişi arasındadır.”
Rus A.P. Berge : “Novoroski koyu'nda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. O duruma, hristiyan da, müslüman da, ateist de olsa dayanamaz. Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa, Adıge tarihi açısından bûyük zararlara yol açtı. Sürgün, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri, tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.”
Kafkasya'dan zorla çıkartılan Çerkesler geri dönüş için fırsat kollamaya başladılar. O da gecikmedi. 1877 yılındaki Osmanlı-Rus savaşı önemli bir imkandı. Seksen yaşındaki ak sakallı ihtiyarlar ve henüz sakalı bıyığı çıkmamış genç çocuklar, Türk ordularıyla Balkan ve Doğu cephelerinde Ruslar'la çarpıştılar. Bu sefer de kader yardım etmedi.
1917 Şubat devrimi tüm Rus olmayan halklar gibi Kuzey Kafkasyalılar'da da özgürlük ve bağımsızlık umutlarını güçlendirdi. Mayıs 1917'de Vladikafkas kentinde toplanan Kuzey Kafkasya Halklarının Genel Kongresi 'nde, “Merkez İcra Komitesi” (yerel hükümet) seçildi. Hükümet, ülkeyi bağımsız ve egemen olarak, “Tüm Rusya Kurucu Kongresi”ne götürecekken, Ekim 1917 devrimi imkân bırakmadı.
Kuzey kafkasya merkez İcra komitesi (hükümeti), II. Kongre'nin verdiği yetkilere dayanarak, Kuzey Kafkasya'yı bağımsiz bir cumhuriyet olarak ilan etti (11 Mayıs 1918). Bu cumhuriyet hukuki olarak, bugünkü tûm federe Kafkas Cumhuriyet bôlgelerini kapsıyordu. Hukuken ve fiilen tanımalar da olmuştu ki, ancak ônce General Denikin'in beyaz Rus Gönüllü Ordusu, sonra da Sovyet Kızıl Ordu'sunun saldırılarıyla 1921 yılı içinde bütünüyle ortadan kaldırıldı.
6 Nisan 2008 Pazar
KAFKASYA VE DİASPORADA 450. YIL MASKARALIĞI DEVAM EDİYOR
KAFKASYA VE DİASPORADA 450. YIL MASKARALIĞI DEVAM EDİYOR
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2007 yılını "Çerkesler'in Rusya'ya gönüllü katılışının 450. Yılı" olarak ilan etti. İşgal, soykırım ve sürgün tarihini hafızalardan silmek amacıyla verildiği apaçık ortada olan bu karar doğrultusunda, yoğunlukla Eylül ayında olmak üzere pek çok etkinlik programa alındı ve gerçekleştirildi. Ekonomik, sosyal ve politik alanlarda gerçekleştirilecek ve yılsonuna kadar devam edecek olan kutlamaları ibretle izliyoruz. Çerkes halklarını Kazaklaştırma amacı güden bu çirkin siyaseti yürüten bürokratları ve diasporayı pasifize etme çabasındaki uzantılarını kınıyoruz. Çerkesler tarihlerinin hiçbir döneminde Rus emperyalizminin akıncıları olmadı, olmayacaklar.
FEDERALLER EMREDİYOR, BÜROKRATLAR UYGULUYOR

Zorbalıkla bir arada tutmaya çalıştığı Rusya Federasyonu'nda muhaliflere ölüm saçan Putin rejimi, bir yandan yeniden soğuk savaş söylemini canlandırırken bir yandan da illüzyonlara sarılıyor. Emperyalist tarihi boyunca çevre halklar üzerinde çarpıtmalar, sürgünler, katliamlar, sindirme politikaları ve toplum mühendisliğinin en gelişmiş yöntemlerini uygulayan Rusya, önce Özerk Cumhuriyetler'i tüm egemenlik haklarını budayarak sömürge valiliklerine çevirdi. Şimdi de atanmış yerel bürokratları aracılığıyla halkların toplumsal belleklerini talan ediyor. Rus olmayan halklar üzerine baskı kuran, aşağılayan ve kimliklerine saldıran Putin rejimi, Çerkeslerden yüzlerce yıllık özgürlük mücadelesinin hatırasını unutmalarını isteyerek ebedi biat talep ediyor.
Adigey, Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes yönetimleri, Putin'in emrine karşı gelmek bir yana dursun yıl boyunca hummalı bir çalışma içine girip federal bütçeden ayrılan ödeneklerle onlarca etkinliğe imza attılar. Kendi tarihlerine karşı açılmış bir propoganda savaşına destek olan bürokratlar halklarına karşı işlenen tarihi suça ortak olmaktadırlar.
Yüzbinlerce askerle kuşatma altında tutulan Kafkas halkları kutlamalara zoraki iştirak ederken, pek çok aydın ve grup kutlamaların karşısında olduklarını bildirmişlerdir. Çarlık rejimini yüzlerce yıllık direnişle, Sovyet rejimini Dağlı Halklar Hükümeti'yle, Rusya Federasyonu'nu Dağlı Halklar Konfederasyonu'yla karşılayan Çerkesler, FSB temsilcisi Putin'in Rusya'sına da gereken cevabı verecektir.
BÜROKRATLAR EMREDİYOR; KAFFED YÖNETİMİ ÖRTÜYOR

450. yıl kutlamalarını çok önceden bilen ve üyesi olduğu Dünya Çerkes Birliği (DÇB) aracılığıyla kutlamaları destekleyen Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) yönetimi, göstermelik tepkileriyle hem tabanını hem de Diaspora kamuoyunu yanıltmaktadır. Yıllardır diasporada Rusya politikalarının uygulayıcısı ve denetleyecisi olan DÇB'nin yeni başkanı, DÇB toplantısı sonrası örgütü temsilen Kabardey-Balkar Cumhuriyet'i başkanına yazdığı mektupta 450. Yılı desteklediklerini ve projeleriyle katılacaklarını bildirmiştir. KAFFED yönetimi'nin, DÇB başkanının bireysel olarak yazdığını söylediği mektup DÇB'nin son toplantısında alınan kararları yansıtmaktadır. KAFFED yönetimi tabanına ve kamuoyuna yalan söylemiştir ancak bu defa "Mızrak çuvala sığmamaktadır".
Attığı her adımda Diasporanın nabzını ölçerek elinden geldiğince Rusya'yı ve kirli politikalarını örtmeye çalışan KAFFED yönetimi iradesini Rusya'da yatırım sahibi sermaye grupları ve politik odaklardan oluşan bir lobiye teslim etmiştir. Bugüne kadar elini attığı her politik meselenin içini boşaltan, Rusya'yla "kalıcı barış" adına temsil ettiği tüm değerleri çiğnemekten geri durmayan KAFFED yönetimi zeminini kaybetmiştir. KAFFED yönetimi aldığı tepkilerin büyümesiyle, mızrağı çuval içinde tutamayacağını anladığı için yazdığı sözde tepki mektupları ve Diasporaya yaptıkları oyalama açıklamalarıyla kendisini kurtarma peşindedir. Ne yapılan bu göstermelik açıklamalar, ne de içini boşaltıp Rusya'dan başka herkesi suçladıkları 21 Mayıs sürgün anmaları KAFFED yönetimini aklamaya yetmez.
DİASPORAYA SESLENİYORUZ
Son DÇB toplantısında alınan kararları ortaya çıkarmak, DÇB işbirliğine son vermek, çıkarlarının peşinde koşan sermaye gruplarını, politik çıkar odaklarını diasporanın karar mekanizmalarının dışına çıkarmak ortak sorumluluğumuzdur. Putin rejiminin suçlarına ortak olan bu lobiye tepkimizi yükseltelim. Gerçekleri daha fazla örtmelerine izin vermeyelim.
Elinde hiçbir egemenlik hakkı bırakılmayan cumhuriyetleri atama başkanlarla sömürge valiliklerine çeviren Putin rejimi ve diasporadaki savunucularının karşısına dikilme zamanı gelmiştir. Diasporanın önündeki tek seçenek, DÇB'yi terk etmek ve Kafkasyalıları bağımsız, sivil bir platformda birleştirmektir.
Hafızalarımızdan silmek istedikleri özgürlüğümüz ve mücadele tarihimizdir.
UNUTMADIK! UNUTTURMAYACAĞIZ!
5 Nisan 2008 Cumartesi
TARİHTEN DERS ALMALIYIZ
Filoloji Bilimleri Doktoru
Çeviri: Jade Wumar
Adige Psalhe, 21 Mart 2008
İnsanoğlunun ortaya koyduğu en muhteşem buluşu, yazıyı ve okumayı icat etmesidir. Adigeler de yazı dillerini oluşturmaya çok önceden hazırdılar. Ancak bunu 19. yüzyılda gerçekleştirebildiler.
Bu çalışmaları geciktiren ve engelleyen birçok sorunla karşılaştılar. Sözgelimi sonu gelmez savaşlar, dini taassup, sık sık yaşam alanlarını değiştirmeleri ve karşılıklı iç çekişmeler bu sorunların temellerini oluşturur.
Tarihte dil ve kültürleriyle beraber dünyadan yok olan uluslara ve büyük uygarlıklara da rastlamak mümkündür. Sürdürülen araştırmaların ortaya koyduğu üzere, ilk kendi dilleri ile yazı yazmaya başlayanların Çinliler olduğu anlaşıldı. Onlar 5 bin yılı aşkın bir süredir yazı literatürüne sahipler. İlk kağıdı da onlar icat ettiler.
Rusların ‘nihayet bizim de sokağımıza ulaştı’ sözünü hatırlatırcasına, biz de ana dil gününü kutlamaya başladık. Bu çok sevindirici ve bütün Adigeler için çok önemli bir gelişmedir. Bu konu üzerine yazılabilecek azımsanmayacak kadar çok şey var. Yazı dili için çalışmış bilim adamları ve onu geliştiren dev şahsiyetler büyük övgülere layıktırlar. Ben burada farklı bir konudan söz edeceğim:
Günümüzde dil ve edebiyatımız nasıl bir zorlukla karşı karşıyadır?
Diasporada yaşan Adigelerin anadilleri ne durumdadır?
Küreselleşmeye nasıl karşı koyabiliriz?
Herkesçe malum olduğu üzere, diaspora soydaşlarımızın büyük çoğunluğu Türkiye’de yaşamaktadır. Türkiye Avrupa Birliğine girmek için çaba sarf ediyor. Avrupa’nın isteklerinden biride: Türk olmayan (Kürt, Adige vb.) ulusların anadillerinde okuma yazma hakkına sahip olmalarıdır. Türkiye politikacıları Adigelere son yıllarda bazı özgürlük ve haklar vermeyi düşünüyorlar. Bu haklardan biri de ana dilde okuma-yazma, Adige kültür ve tarihinin öğretilmesi için televizyon yayını imkanı sağlanmasıdır.
Bu konuya binaen 2003 yılı Mayıs ayında Kafkasya Derneği (KAF-DER) Ankara’da düzenlenen bilimsel konferansa bizi davet etmişti. (O zamanki Başkanı AGAÇE Muhittin Ünal’dı). Toplantıya Rusya Federasyonu’ndan Prof. Dr. Bleghuej Zulkharin (Adigey), Dr. Biş’o Boris (Kabardey-Balkar) ve Prof. Dr. P’az Gergey (Karaçay-Çerkesya) katıldılar. Bende Karaçay-Çerkesya’nın temsilcisiydim. Suriye, Ürdün ve Hollanda’dan temsilcilerini göndermişlerdi. Görevimiz diaspora Adigelerinin yazı dillerini düzenlemek ve uygun bir alfabe seçmekti. Türkiye’de yaşayan Adigeler Latin alfabesi ile yazmayı seviyorlardı. Çünkü onlar için o daha pratik ve daha kolaydı. Çocuklarının eğitim gördüğü Türkçe ile de uyuşuyordu. Biz Rusya’dan gelenler, Kiril alfabesinde karar kıldık. Suriye ve Ürdün’de bizimle aynı görüşü paylaşıyordu. Böyle olunca, konu üzerine büyük bir tartışma çıktı. Ben Türkiye’de yaşayan Adigelerde politik bir bakışın ön plana çıktığını ve hepimizin Latin alfabesine geçmesi durumunda, anavatanda kalan Adigelerin yaklaşık 100 yıllık edebiyat ve dil birikimlerinin atıl hale geleceğini açıkça ifade ettim.
Biz anavatanda yaşayan Adigeler, bütün alfabeleri inceledik. Alfabeler arasında Rus alfabe düzeninin daha geniş olduğunu kabul ettik. Adigece de birçok ses bulunuyor. Rusça alfabede fazla imla işareti kullanmadan her sese bir karşılık bulunabiliyor yalnız bir tek apostrof dışında. Aynı sesleri birleşik harflerle gösterdiğimiz doğrudur. Alfabemizin en büyük eksikliği de budur. Ancak dünyada birleşik harfler birkaç alfabede kullanılıyor: Almanca'da -Deutch-, Fransızca'da -Renault- sözcüklerinde olduğu gibi. İngilizlerin alfabelerinde kendilerinde garipsedikleri bir durum var. Manchester yazıp Liverpool olarak okuyorlar.
Arapça da bir sese iki farklı yazı şekli kullanıldığı yerler var. Çinlilerin hiyeroglifi kullanışlı mı? Alfabesini sonradan değiştiririm diye dizayn eden Adigelerden başka hiçbir ulus yoktur. Bu tartışmaya bir son vermeliyiz artık.
Türkiye’ye olup bitene dönersek, 2003 yılında biz anlaşma sağlayamayınca, başkası tarafından planlanan iki farklı alfabe yaptık. Biri Latin, öbürü bizim kullandığımız Kiril alfabesi kaynaklı. Sonunda kardeşimiz diasporalılardan kendilerine faydalı olacak kazanımları, mevcut birikimimizi unutmamalarını ve bizim alfabemize karşıtlığı bir politika haline getirmemelerini rica ettik. Aradan 5 yıl kadar zaman geçti. Zaman bizim bakış açımızın daha haklı olduğunu gösterdi. Suriye, Ürdün ve Türkiye’nin bizim alfabemizle eğitim yapma istekleri var. Ancak Türkiye’de yaşayan Adigelerden bazıları hala Latin alfabesini önceleyen mesajlar veriyorlar.
Bir başka sıkıntı şudur. Biz Adigeler 18. yüzyılda küçük bir ulus değildik. Kolay ve kullanışlı bir dilimiz vardı. Bunun göstergesi birkaç diyalektimiz olmasıdır. 1922 yılında birçok insan yazı diline geçtiğinde, bir diyalekti temel alarak, bir yazı dili oluşturabilme imkanı vardı. Ancak bu güzel imkanı elimizden kaçırdık. Bugün iki yazı dilimiz var. Bu ulusu bir birinden daha da uzaklaştırdı. Diasporada yaşayan Adigelerin yazı dillerinin olmadığını söyleyebiliriz. Çoğu anadilini unuttu. Onlar bugün bu konuyu nasıl çözümleyecekler, hangisi alfabeyi seçecekler? Adigey yazı dili mi, yoksa Kabardey yazı dilini mi? Bunda büyütülecek bir şey yok. Dil bilinci oluşmaya başladı. Adigelerin birliğinin özlemini çekenlerde az değil. Gençlerimiz internet ile tanıştılar. Ancak orada birbirlerine İngilizce ya da Latin alfabesiyle yazıyorlar. Bu bizi nereye götürür, bize ne kazandırır?
Küreselleşme güçlü ekonomisi olan devletleri bir araya topladı. Onun yıkıcı etkileri dil alanına kadar ulaşıyor. Bütün dünya okullarında kullanılan diller geriliyor. Kullanılmayan dil çabucak yok oluyor. Bilim adamlarına göre, içinde bunduğumuz yüzyılda dünya üzerindeki dillerinin yarısı kaybolacak. Adigece de bu gruba giriyor. Bundan nasıl kurtulabiliriz? Vatanımızda iki dille yazarsak, karşılıklı anlaşamasak, diaspora Adigeleri de beraber yaşadıkları ulusların içinde asimile olurlarsa, nasıl güvenli bir çıkış yolu bulabiliriz? Biz Adigeler ulusal düşünceye sahip değiliz. Ben bugün dile yönelik bir devrim yapmamız gerektiğini söylemiyorum. Ancak dünya üzerine fasulye taneleri gibi dağılmış bütün Adigelere geleceğe dair bir ümit vermeyi düşünmemiz lazım. Geç olsa da bir tercih yapılması gerek: hangi diyalekt daha kullanışlı, daha öğrenmesi kolay bütün Adigeler açısından? İki yazı dilinden hangisi ile daha çok insan yazıyor? ‘Bölgesel ve kabilesel düşünceyi’ yenemezsek, yok olmamız daha da çabuklaşacaktır. Küreselleşmenin acıması ve ayırımı yok.
Her Adige’nin de ‘senin köyün- benim köyüm’ demeden, dilimiz üzerine çalışması, düşünce şekli ve kültür açısından bir olması gereklidir. Farklı bölgelerde yetişen bitkilerden toplanan usarelerin kovanlarda bala dönüşmesi gibi, bizde diğer ulusların yaptığı gibi anavatanımızda dilimizi, kültürümüzü, ekonomimizi, yaşam şeklimizi geliştirecek imkanları bir araya getirmeliyiz. Bizlerin komşu uluslarımızla ve diasporada yaşayan Adigelerin de yaşadıkları ülkelerin uluslarıyla iyi kötü ayırımı yapmadan uyum içinde yaşaması, ancak geleceğimiz içinde çalışması gerekmektedir. Dünyada Yahudilerden daha dağınık bir ulus yoktur. Ancak onlar ulusal düşünceleriyle bu günlere ulaştılar. 4 bin yıldır ulusal varlıklarını koruyorlar. Bizde birçok olumsuzlukla karşı karşıya kaldık. Ancak bütün ulusu bir araya getirecek güce ve düşünceye bugün hala sahip değiliz. Öyle bir düşüncemiz olsaydı, Adigece'miz böyle bir duruma düşmezdi. Şansımız var ki, bir tek sözcük bizim ihtilaf alanımızın dışında kalıyor ve bizi toparlayıp bir araya getiriyor. O sihirli sözcükte ‘Adige’ sözcüğüdür. ‘Çerkes’ kelimesinde de cesaret verecek olumlu bir anlam yüklü. Dünyada bizi böyle tanıyorlar.
Kabardey adı da bu anlamda etkin ve bilinen bir sözcüktür. Diğer Adige boyları da kendilerini yadsımıyorlar. Bütün bunları bir araya getirecek bizi ulusal düşünceye sahip kılacak en önemli öğe yazı dili birliğini sağlamamızdır. Bu birliktelik her çalışmanın temel dayanağı olacaktır. Yazı dilimiz büyük zahmetlerle oluşturuldu. Bu uğurda birçok Adige ömrünü harcadı. Onun geliştirilmesi, korunması gerekiyor. Zaman ilerledikçe de çözüm yolları azalıyor.
10 Eylül 2007 Pazartesi
Kafkaslilar Amerikada Toplaniyor..
gosteri yapacaklar. Bu gosteri Washington daki Rus Embasinin onunde 4
Ekimde Saat 11 ila 13 arasinda olacak.
Ayni gosteri Newyorktaki United Nation un onunde de 5 Ekimde saat 11
ila 13 arasinda olacaktir. Atilacak sloganlar arasinda ana kelimeler
Rusya,Kafkasya, Soykirim olacak. Bu konuda oneriler beklenmektedir.
Bu konuda herkez davetlimizdir, ve herkezin katilmasini arzuluyoruz.
Bu mesaji duyarabilceginiz herkeze duyuracaginizi umuyoruz, Lutfen
herkeze duyurun...
15 Ağustos 2007 Çarşamba
OSMANLI ARŞİVLERİNDE ÇERKESLER İLE İLGİLİ BELGELER
| Tarih: 02/R /1290 (Hicrî) | Dosya No:455 | Gömlek No:52 | Fon Kodu: A.}MKT.MHM. |
| Kafkasya'dan göç etmek isteyen Çerkes kabilelerinden, evvelce Memalik-i Mahruse'ye hicret etmiş olanların akrabalarına öncelik verilerek peyderpey kabul edilecekleri. | |||
| Tarih: 11/S /1277 (Hicrî) | Dosya No:193 | Gömlek No:46 | Fon Kodu: A.}MKT.MHM. |
| Çerkes muhacirlerinden bir kısmının iskan için Sivas'a izamı. | |||
| Tarih: 02/Z /1277 (Hicrî) | Dosya No:480 | Gömlek No:70 | Fon Kodu: A.}MKT.UM.. |
| Daha önce Siroz'a iskan olunmaları için gönderilen Çerkes Altıkesek kabilesinden altmışbeş kişinin Sivas'da yerleştirilmesi. | |||
| Tarih: 24/Za/1275 (Hicrî) | Dosya No:284 | Gömlek No:40 | Fon Kodu: A.}MKT.NZD. |
| Kuban havalisinde bulunan çerkeslerden Dersaadet'e gelen beşyüzdoksanüç nüfusun yerleştirilmesi ve tayinatlarının verilmesi. | |||
| Tarih: 04/R /1276 (Hicrî) | Dosya No:147 | Gömlek No:43 | Fon Kodu: A.}DVN. |
| Çerkes Anaçok Kabilesi'nden ve Rusya tebeasından muhacirlerin Osmanlı Devleti tarafından gösterilen yerlerde iskan edilenlerinin listesi. | |||
| Tarih: 08/Za/1276 (Hicrî) | Dosya No:407 | Gömlek No:32 | Fon Kodu: A.}MKT.UM.. |
| Çerkez muhacirlerinden Altıkesek Kabilesi'nin Tabnogay Takımın'dan Bozok'da iskan edileceklerinin İzmit tarikiyle gönderildikleri ve bunların vusüllerinde Bozok'a yerleştirilip yevmiyelerinin verilmesi. | |||
| Tarih: 30/M /1278 (Hicrî) | Dosya No:230 | Gömlek No:16 | Fon Kodu: A.}MKT.MHM. |
| Çepni karyesinde bulunan araziye Çerkezistan'dan gelen muhacirlerin yerleştirilmesi. | |||
| Tarih: 01/C /1278 (Hicrî) | Dosya No:382 | Gömlek No:70 | Fon Kodu: A.}MKT.NZD. |
| Samsun'a gelen Çerkes muhacirlerinin geçici olarak Yozgat'ta iskan edilmesinin uygun olduğu, ileride sürekli iskan edilecekleri yerlere gönderilmeleri. | |||
| Tarih: 17/M /1281 (Hicrî) | Dosya No:303 | Gömlek No:89 | Fon Kodu: A.}MKT.MHM. |
| Kosova sahrasında iskan edilmek üzere gönderilen Çerkez muhacirlerine iyi muamelede bulunulduğu. | |||
| Tarih: 28/Z /1298 (Hicrî) | Dosya No:1338 | Gömlek No:23 | Fon Kodu: DH.MKT. |
| Kafkasya'dan Dersaadet'e gelen Çerkes muhacirlerinin zaruri masrafları için gerekli olan meblağın tesviyesi talebi. | |||
| Tarih: 21/C /1304 (Hicrî) | Dosya No:2 | Gömlek No:14 | Fon Kodu: Y..PRK.DH.. |
| Adapazarı'nın Sapanca Nahiyesi'ne bağlı Şadiye Karyesi'ndeki Çerkes muhacirlerin erkek nüfusu ve hane miktarı. | |||
| Tarih: 22/B /1304 (Hicrî) | Dosya No:1413 | Gömlek No:33 | Fon Kodu: DH.MKT. |
| İkiyüz hanelik bir Çerkes muhacir kafilesinin yakında Kerç üzerinden Osmanlı ülkesine geleceği ve çoğunun sefer masraflarını tedarikten aciz oldukları bildirildiğinden gereğinin ifası. | |||
| Tarih: 30/Ş /1322 (Hicrî) | Dosya No:526 | Gömlek No:1 | Fon Kodu: A.}MKT.MHM. |
| Rusya'nın Kuban vilayeti ahalisinden ve Çerkes kabilelerinden hicretle gelecek muhacirlerin Ankara vilayetine nakil, iskan ve masraflarının karşılanması. | |||
| Tarih: 29/Ca/1278 (Hicrî) | Dosya No:522 | Gömlek No:18 | Fon Kodu: A.}MKT.UM.. |
| Trabzon'a gelmiş olan Çerkes ve Nogay muhacirlerinin sayılarında hayli artış olduğundan bunlardan bir kısmının, Sivas, Urfa ve Diyarbakır eyaletlerine sevkine kadar Trabzon'da barındırılmaları. | |||
| Tarih: 24/C /1304 (Hicrî) | Dosya No:1405 | Gömlek No:98 | Fon Kodu: DH.MKT. |
| Sapanca'da Çerkeslerle Gürcüler arasındaki düşmanlığın bertaraf edilmesi için tarafların ileri gelenlerinden bir kaç kişinin sıkı bir şekilde uyarılmak üzere Dersaadet'e çağırılmaları için İzmid mutasarrıf vekiline yazı gönderilmesi. | |||
| Tarih: 03/Ra/1277 (Hicrî) | Dosya No:156 | Gömlek No:50 | Fon Kodu: A.}DVN. |
| Dersaadet'e gelip Üsküdar'da bekleyen Çerkes Kabartay muhacirlerinden Anzavar Kabak Kabilesi mensublarına yevmiye tahsisi ile bunların Sivas'ta yerleşmelerine müsaade edilmesi. | |||
| Tarih: 28/C /1294 (Hicrî) | Dosya No:128 | Gömlek No:14 | Fon Kodu: Y..EE.. |
| Çerkesler ve Abazalara iane toplanmasına çalışılacağı, yeni icad tüfek ve rovelverferin ise Mısır askerinin izinli olanlarının silahlarından tedarik edilerek gönderileceğine dair Mısır Hidiviyeti'nden telgrafname. | |||
| Tarih: 24/Za/1275 (Hicrî) | Dosya No:284 | Gömlek No:40 | Fon Kodu: A.}MKT.NZD. |
| Kuban havalisinde bulunan çerkeslerden Dersaadet'e gelen beşyüzdoksanüç nüfusun yerleştirilmesi ve tayinatlarının verilmesi. | |||
| Tarih: 17/Ra/1277 (Hicrî) | Dosya No:430 | Gömlek No:11 | Fon Kodu: A.}MKT.UM.. |
| Sivas Uzunyayla'da iskan olunacak Çerkes Muhacirleri için Gedikçik kazası ahalisinin inşa ettirdiği evleri hibe etmesinin ilanı ve kaza müdürü ile meclis azalarının taltifi. | |||
| Tarih: 25/R /1277 (Hicrî) | Dosya No:435 | Gömlek No:43 | Fon Kodu: A.}MKT.UM.. |
| Sivas'ın Uzunyaylası'na iskan edilen Çerkes muhacirinin evlerinin bir hizmet olarak Alacahan, Kangal, Aşudu ve Tenos kazaları ahalilerince inşa edildiği bu husustaki mazbataların takdimi. | |||
| Tarih: 15/Ş /1277 (Hicrî) | Dosya No:210 | Gömlek No:63 | Fon Kodu: A.}MKT.MHM. |
| Ankara sancağına gönderilmiş olan muhacirinin bir kısmının Uzunyayla'da iskan olunmak arzusunda bulundukları. | |||
| Tarih: 13/L /1277 (Hicrî) | Dosya No:760 | Gömlek No:71 | Fon Kodu: A.}MKT.MHM. |
| Kastamonu'da iskan edilmek üzere gönderilen Çerkez muhacirlerinin Sivas, Uzunyayla'ya gitmek istemeleri üzerine ne yapılması gerektiğine dair emir verilmesi talebine dair. | |||
| Tarih: 15/Z /1277 (Hicrî) | Dosya No:356 | Gömlek No:39 | Fon Kodu: A.}MKT.NZD. |
| Çerkes muhacirlerinden ve Altı Kesek Kabilesi'nden İshak Efendi ile Saduka ve Mehmed nam kimselerin kabileleriyle Bursa'dan Uzunyayla'ya nakl ve iskanları. | |||
| Tarih: 1199 (Hicrî) | Dosya No:21 | Gömlek No:1011 | Fon Kodu: HAT |
| Şeyh Mansur kasasına dair Soğucuk tarafından Çerkes lisanıyla gelen mektup ve tercümesi arz edilmiş olduğu ve Soğucuk'a bir vezir başbuğ ile top ve mühimmat gönderildiği ve hediyelerin de gönderilmek üzere olduğu ve Şeyh Mansur'a ve kabailin celbine ne veçhile yardım lazımsa Soğucuk muhafızına yazılacağı ve Ruslar ahdi nakz ederler ise Kabartaylar, Lezkiler ve Abaza ve Çerkes ve Tatarlardan birer kol Balta üzerine ve Kırım tarafına sevk olunacağı ve donanmanın da hareketi hakkında arz olup yukarısında Abdülhamid I'in gayret gösterilmesi ve tanzimleri hakkında benim vezirim başlığıyla hatt-ı hümâyûn vardır. | |||
| Tarih: 09/C /1270 (Hicrî) | Dosya No:71 | Gömlek No:100 | Fon Kodu: HR.MKT. |
| Ticaretle iştigal etmek üzere Dersaadet'e gelip giden Çerkezlerin Trabzon'dan memleketlerine gitmelerinde kendilerine engel olunması. | |||
| Tarih: 17/L /1294 (Hicrî) | Dosya No:1323 | Gömlek No:43 | Fon Kodu: DH.MKT. |
| İnöz Kasabası'na gelen ve çiçek hastalığı taşıdıkları anlaşılan Çerkeslerin karantinaya alınarak, hastalığın sirayetinin meni lüzumu. | |||
| Tarih: 29/Z /1300 (Hicrî) | Dosya No:7 | Gömlek No:57 | Fon Kodu: Y..PRK.AZJ. |
| Çerkes ve Gürcüler ile Gürcistan'a dair kısa bilgiler. (tt) | |||
| Tarih: 04/S /1304 (Hicrî) | Dosya No:1375 | Gömlek No:54 | Fon Kodu: DH.MKT. |
| Rusya'da Çerkes Beyi Han Giray'ın hemşirezadesinin Düzce'de oturan İshak Bey ile evlenme merasimlerine çok sayıda Çerkesin katılacağının haber alınması üzerine, gelinin, İstanbuldan deniz yoluyla Akçaşehir üzerinden götürmesinin kararlaştırıldığı ve teferruatına dair Bolu Mutasarrıflığı'ndan alınan telgrafname suretinin Sadaret'e takdimi. | |||
| Tarih: 23/S /1304 (Hicrî) | Dosya No:1379 | Gömlek No:101 | Fon Kodu: DH.MKT. |
| Yerleştirildikleri yerden kalkıp Hudavendigar'ın Ilıcaboğaz adlı bölgesine yerleşen Çerkes muhacirlerinden İsmail Bey takımı ve bunlara katılan sair Çerkeslerin arazi sahipleriyle davalarının, anılan bölgede İsmail Bey'in yirmi hanelik takımı dışındakilerin başka yerlere nakli şeklindeki bir kararla halledildiği, bunun için lazım gelen muamelatın icrası. | |||
| Tarih: 06/B /1304 (Hicrî) | Dosya No:1408 | Gömlek No:89 | Fon Kodu: DH.MKT. |
| Gürcüler ile Çerkesler arasındaki anlaşmazlığın ikamet ettikleri Şadiye ve Mahmudiye köylerinden birinin başka yere nakledilmesi meselesinden ileri geldiği, yapılan tahkikat sonucunda anlaşıldığı. | |||
| Tarih: 23/B /1313 (Hicrî) | Dosya No:109 | Gömlek No:53 | Fon Kodu: Y..PRK.ASK. |
| İngiltere Sefareti tercümanlarından Mösyi Şili'nin İzmit ve Adapazarı'na gelmesi ve Ermeni ve Çerkeslerle münasebetlerinin sebebinin tahkikatı neticesinde Ermenileri teşvik etmek maksadında olduğunun anlaşıldığı. | |||
| Tarih: 21/M /1324 (Hicrî) | Dosya No:529 | Gömlek No:6 | Fon Kodu: A.}MKT.MHM. |
| Rusya'nın Kuban vilayetine tabi Çorakapefeski köyündeki Çerkes ahalisinin hicretlerinin kabulü. | |||
| Tarih: 29/Z /1327 (Hicrî) | Dosya No:81 | Gömlek No:44 | Fon Kodu: Y..PRK.BŞK. |
| Çerkeslerin örf, âdet ve dini inançları hakkındaki bazı rivayetlerin doğru olup olmadıklarının araştırılmasına dair sorular.a.g.y.tt | |||
Kaynak: T.C. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü
![]()
10 Mayıs 2007 Perşembe
Makale: Sarkilarin Öyküleri
Kabardey Tarihi’ne yönelik bilgiler açısından bu şarkı benzerleri arasında en geniş bilgi veren ve aynı zamanda en sağlam kabul edilenidir. Bu müziğe kaynak olan olay için Neğume Şora şöyle yazar: Turgutlular (şimdiki Kalmukların ataları ya da aynı kökten bir boy) oldukça büyük bir güç ile Tatarları da yanlarına alarak Kaberdey sınırlarını taciz etmeye, saldırılar düzenlemeye başlamışlardı. Kaberdeyler bunu karşılıksız bırakmamak amacı ile kadın ve çocukları, yaşlıları, at sürüleri ve hayvanlarını güvenli bölgelerde topladıktan sonra üç günlük bir hazırlık yaparak düşmanla karşılaşmak üzere harekete geçmiş, Balk ırmağının Terek nehrine döküldüğü noktada düşmanla savaşa tutuşmuşlardı. Göğüs göğüse süren çarpışmalar sonunda Kaberdeyler sayıca çok üstün olan düşmanla başedemeyip yavaş yavaş geri çekilmek zorunda kaldılar. Daha gerilere yeniden toparlanan Kaberdey güçleri burada düşmanı yeniden karşılayarak savaşa tutuştular kıran kırana süren savaşa oluk oluk akan kana karşın düşmanla başedemeyen Kaberdeyler daha da geriye, Şerec deresine paralel dağ yamaçlarına kadar çekilmeye mecbur kaldılar. Ertesi gün çekilen Kaberdey birliklerini tamamen dağıtmak amacı ile ilerleyen düşmanı yeniden karşılayıp savaşa tutuştular. Bu kez iyi yer tutmuş Kaberdeyler düşmana günlerce direnerek daha öteye yol vermediler ancak düşmanı geriletmeleri de mümkün olmadı. Her iki taraftan yüzlerce insanın öldüğü bu karşılaşmada Kabedey pşılerinden (Pşı Apşokue, Kıdrışokue, Kanşokue, Puçt Kalemet ve genç Tepşerokue, Şolehukue, Cılahıstenıpş) bir çoğu bu savaşta öldüler.
Kaberdeyler her ne kadar düşmanı bu noktada tutmayı başarmış olsalarda durumları oldukça ümitsizdi ve pek bir kurtuluş yoluda görünmüyordu. Ancak ertesi günün aydınlığı ile birlikte hiç ummadıkları bir şey oldu: Diğer halklardan oluşan 2000 kişinin üzerinde gönüllü yardım birliği gelmişti. Bu yeni moral destek ile dinlenmiş yeni askerlerin de yardımı birleşince Kaberdeyler toparlanarak düşman üzerine saldırıya geçtiler yeniden alevlenen çarpışmalar sonucunda bu kez düşman tutunamayarak geri çekilmeye başladı. Çok geçmedende bozguna uğrayarak dağıldılar. Birlikler arkasında bir çok esir ve ganimet bırakan düşmanı kendi topraklarına kadar sürerek Balk nehrinin öte yakasına kadar kovaladılar. Neğume’nin söylediğine göre dilimizde yeralan "Pariiuhu Uihue" sözü o zamandan kalmış (Pariiuhu Psıhurey köyü ile Balk ırmağı arasında kalan yer). Yani düşmanın durumuna düş, bozguna uğra gibi bir anlam taşırmış. Daha sonraları o savaşın olduğu bölge Kıaşkataw ismini aldı. Bu şarkı yalnızca Kaberdeylerde söylenegelir, diğerlerince pek bilinmez. Şarkıyı ilk kez Psıguensu'den Tşıhumırze Kueşouk'den işittim ve derledim.
Şecemokuıe Hasanş yi Wuered
Yaşlıların anlatımına göre, Şecemokue Hasanş yalnız başına birisiymiş. Üstelikte yoksul. Böyle olunca onun sevdiği kızı almak için başlık parası vermesi mümkün değilmiş. Hasanş ne kadar züğürt ise sevdiği kız da tam tersine çok zengin ve üstelik büyük bir aileden imiş. Bu aileninde kızlarını başlık parası almadan vermeleri mümkün değilmiş. Aslında burada bir açıklama getirmeden edemeyeceğim. Bizim törelerimizde kesinlikle böyle bir şey yoktur. Ancak Adige kızlarının güzelliği ve zerafeti o kadar nam salmışki Kırım hanları, paşaları,Osmanlı paşaları bir Çerkes kızı ile evlenebilmek için kızı ve ailesini razı edebilmek uğruna türlü hediyeler, altınlar, gümüşler gözden çıkartırlarmış. İşte bu gide gide zaman içinde nakit paraya, bu gün başlık parası denilen yüz kızartıcı hale dönüşmüş. Her neyse ... Hasanş böyle bir para ödeyecek durumda değilmiş doğal olarak. O bu başlığı ödeyemeyince kızı türlü hediyeler ve yüklü paralar veren Nogay hanına vermişler. Genç kız bu durumu kabullenmemiş ve ailesinin bu kararını sevdiği adama bildirmiş bir şekilde. Nogay gelin alayı kızı alıp köyü terkettikten sonra her iki tarafı otlar ve dikenlerle kaplı bir patikada Hasanş, düğün alayının önünü kesmiş ve silahını çekerek gurubun arasından gelini sırtladığı gibi insan boyunu aşan otların arasına dalmış. Nogaylar ilk şaşkınlığı atlatıp onları izlemek istemişler ancak nerede ise sık bir ormanı andıran bu dikenli arazide onları bulmak mümkün olmamış. Bunun üzerine dört bir yandan otları ateşe vermişler cehennem ateşinin içinde kalan sevgililer çaresiz dışarı çıkmaya çalışırken ve tam kurtulduklarını düşünürken sık otların arasından farkedemedikleri bir Nogay tarafından açılan ateş sonucu Hasanş vurulmuş ve ölmüş. Nogaylar Cesedi oracıkta bırakıp gelini alarak gitmek istemişler. Ancak genç kız, "eğer onu layıkı ile toprağa vermezseniz sizinle gelmem. Gerekirse buracıkta ölürüm" diyerek direnmiş. Nogaylar çaresiz mezarı kazmış ölüyü mezara indirmişler. Genç gelin "izin verin mezarını ben düzenleyeceğim" diyerek mezarın içine inmiş ve saçında örülü makası çıkartarak sevdiği gencin yanıbaşında kendi canına kıymış. Nogaylar da bunu üzerine yanyana yatan iki gencin mezarını kapatarak geldikleri gibi eli boş dönmüşler. Öyküsünü dinlediğiniz bu ağıtı ise daha sonradan Hasanş'ın arkadaşları söylemişler. Ağıtın kaynağı Kaberdey’dir. Diğerlerince pek söylenmez. Ağıtı ilk kez ağabeyim Kardeguşıe Beçmırze'den işittim.
Adiyıuh Yi Ğıbbze
Adiyıuh ile onu kaçıran genç hakkında söylencelerde pek öyle geniş bir bilgi yok. 1936 yılında Moskova’da yayınlanan "Kabardinski Folklor" adlı kitapta bu konuda çok az bilgi verilmekte ise de pek yeterli olduğu söylenemez. Olay kısa olarak şöyle anlatılır:
Adiyıuh ile sevdiği genç arasındaki ilişki her iki tarafın akrabalarınca pek onaylanmaz. Çünkü iki aile arasında çok büyük sosyal fark vardır ve aileler bu nedenle ikisi arasındaki bu ilişkiye kesinlikle izin vermemektedir. Genç erkek soylu, genç kız ise alt tabakadan bir ailedendi.
Ancak buna karşın genç erkek sevdiği kızı kaçırır ve hızla bölgeden uzaklaşmak isterler. Yolda at birşeyden ürkmesi sonucu ansızın huysuzlanır. Kız attan düşerek oracıkta ölür. Genç erkek bunun üzerine işte bu bilinen ağıtı söyler.
Moskova’da yayınlanan kitapta olay böyle anlatılmakla birlikte şarkının kendisinde ormanda çalıların arasından ansızın havalanan bir kuşun atı ürküterek kızın düşmesine neden olduğu belirtilir. Sözlü söylencelerin hepsinde ise kızın belinde bağlı kuşağın (o dönemlerde genç kızlar bellerini ince tutsun, dik ve uzun göstersin diye bez içerisine sarılı çubuklardan oluşan bir tür kuşak ile sımsıkı sararlamış) kalbine saplandığını ve o anda öldüğünü anlatırlar.
Ancak hiç kimse bu kızın ve erkeğin kim olduğu, olayın hangi tarihlerde, nerede olduğu konusunda bir bilgi verememektedir. Bu ağıt tüm Adige boylarınca söylenegelir. Ağıtı ilk kez annemden dinledim.
Hanife Yi Ğıbze
Hanife Kundetey'den (Şegem II) Hamıkue Tlostenbeç'in kızıydı. O çok güzel, çok akıllı ve zarif olması yanında çok usta bir mızıkacı idi. Köylerinde her kimin düğünü, eğlencesi olsa, gelip onu götürürlerdi. O da hiç kimseyi kırmaz hepsine giderdi. Günlerden bir gün Çerwan ailesinde bir düğün vardı ve Hanife her zaman olduğu gibi burada mızıka çalıyordu. Düğün böyle güle oynaya devam ederken Hanife oyuna çıktığı bir sırada, misafirlerden sarhoş olan bir adam (ağıtta belirtildiğine göre Abreclerde Muhahmmet Ali) silahını çekerek oynayan kızın kızın şerefine bir kaç el ateş etmiş. Yine eskilerin söylediğine göre o zamanlar bir genç kız oynarken silah sıkmak ona değer vermek, onu takdir etmek anlamlarında ve normal karşılanan bir şeymiş. İşte bu şekilde atılan kurşunlardan birisi önce bir genç kıza, onuda geçerek oynamakta olan güzel mızıkacıya isabet etmiş. Bu yürek parçalayan ölüm işte bu ağıta kaynak olmuş.
Bu ağıtı Nezer Maşe, Dzeğeştokue Karemırze ve bize öyküyü anlatan Mırzehan Zeyret'ten dinledim. Bu ağıt günümüzde hala söylenegelir.
Kıerbeç Yi Wuered
Kıerbeç'in türküsü adlı bu ağıt ilk kez Adigey’de söylenmiş olmasına karşın Kaberdey bölgelerinde daha çok bilinip söylenmektedir. Söylenceye göre bir dönem Kaniye isimli bir Adige köyü ile yakındaki bir Nogay köyü arasında bir sürtüşme ve düşmanlık başgöstermiş. Kıerbeç ise bu Adige köyünde en sözü geçen en bileği kuvvetli ve aynı zamanda Nogayların en çekindikleri gençlerin başında gelirmiş. Bu gözü pek genç her olayda onların karşısına dikilir şimdiki deyim ile her taşın altından çıkarmış. İşte bu nedenle Nogayler bu genci öldürmeye karar vermişler. Kıerbeç bir başka yerde bulunduğu sırada ona kasıtlı olarak "Kaniye köyü baskına uğradı" yalan haberini ulaştırmışlar .Doğal olarak, bunu duyan genç "oturduğumuz yerde kendimizi yedirtmeyiz" diyerek hemen yola koyulmuş ve dönüş yolunda kendisini bekleyen Nogay nişancıları tarafından kurulan tuzağa düşerek vurulmuş. Kıerbeç aldığı bu yaraya karşın ellerinden kurtularak köyüne ulaşmış ancak bir daha ayağa kalkamadan günlerce hasta yattıktan sonra kangren olan bacağı ölümüne neden olmuş.
Onun yiğitliği ve terbiyesine ilişkin hala şu haber anlatılagelir: Kıerbeç’in ölümünün yaklaştığını farkeden diğer insanlar, babası Muhammed'i "oğlunu ölmeden önce son bir kez gör, konuş" diyerek zorlamışlar ve gencin babası bu nun üzerine oğlunu görmeğe gitmiş. Bunu duyan Kıerbeç ise "babam beni yatarken görmesin" diyerek evin içerisinden giriş kapısı üzerine bir ip bağlatmış ve bu ipe tutunarak kangren ayağına karşın babasını ayakta karşılamıştı.
Yaşlı baba oğlunu son bir kez bu şekilde ayakta gördükten sonra hiç bir şey söylemeksizin dönüp gitmiş. Kıerbeç ise babasının evden çıkışından hemen sonra olduğu yere yığılıp oracıkta can vermiş. İşte bu Kıerbeç Yi Wuered denilen ağıtın öyküsü budur. Ağıtı ilk kez ağabeyim Kıardenguşıe M. den dinledim. Ancak bir çok kişi tarafından bilinir ve söylenegelir. .
Janbolet Yi Ğıbze
Janbolet'in ağıtı hakkında eskiler şöyle anlatırlar. Yeçemezıkue (bir kısmı Yerkuey Mezıkue olarak anlatır) sağlıklı, dinç ve toplumda sözü değer gören bir yaşlı idi. İlk çocuğu olan Janbolet'in doğumundan sonra eşi ölmüş ve bunun üzerine bir süre sonra Temezlerin kızı Andole Guaşe ile yeniden evlenmişti. Bu kadından yeniden 9 çocuk sahibi olmuştu. Ancak çocuklarını büyütemeden ölmüş ve çocuklar annelerinin elinde birlikte büyümüşlerdi. Janbolet aynı babası gibi çalışkan, dürüst, güçlü ve sözü geçen bir genç olmuş, diğerleride bunun tam tersi tembel, uyuşuk ve zayıf karakterli birer genç olarak ortaya çıkmışlardı. Ancak, Andole Guaşe üvey oğlunun toplumda gördüğü değeri, buna karşılık kendi öz çocuklarının yetersizliğini bir türlü hazmedemiyor ve sürekli kıskanıyordu. Bu kıskançlık o derceye gelmişti ki, Janbolet'i oğullarına öldürtmeye karar vermişti. Ancak oğullarının hiç birisi onunla baş edebilecek güçte değildi. Üvey kardeşlerinden en küçüğü Janbolet'i çok severdi. Öyleki öz ağabeylerinden daha çok onun yanına gelir, Janbolet'de onunla sürekli ilgilenirdi. İşte bu çocuk annesinin üvey kardeşlerine kurduğu tuzağı gelip Janbolet'e haber vermişti. Ertesi akşam kardeşleri gelip onu öldüreceklerdi.
Doğal olarak Janbolet’de hazırlığını yapmış yatağına bir koca kütük koyarak üzerini de örtmüş ve kapı arkasında gelenleri beklemeye başlamıştı. Gece artık herkesin uyuduğuna düşünen kardeşler Janbolet'in odasına geldiler.
En küçük dışında hepsi sırasıyla aralık kapıdan içeri süzülüyor kılıçları ile yatakta sandıkları Janbolet'e vuruyorlardı. Ancak karanlıkta kapı arkasında bekleyen Janbolet hepsini teker teker kafalarına vurarak bayıltmış, daha sonrada silahlarını ve bütün elbiselerini alarak çırılçıplak 8 kardeşi kendi odasına hapsettikten sonra elbiselerini götürerek annelerinin kapısı önüne atıvermişti..
Oğullarının giysilerini gören Andole Guaşe oğullarımı öldürdü diye feryat figan ederek geldiğinde Janbolet üvey kardeşlerini serbest bırakmış ve onlara bir daha böyle şeyler yapmamaları için yalvarmıştı. Ancak kadın oğullarının bu beceriksizliği karşısında daha da çileden çıkmış sürekli onunla uğraşmaya başlamıştı.
Bu işin iyiye gitmeyeceğini anlayan Janbolet kadının üç kardeşine gizlice haber göndererek onları çağırttı. Olan biteni anlattıktan sonra kardeşlerin kendi gözleri ile görebilmeleri için bir plan yaptı. Janbolet Andole Guşe’nin yanına giderek "evde üç misafirim var. Ancak benim acilen bir işim çıktı. Ben dönünceye kadar siz onlarla ilgilenirmisiniz diyerek gitti. Janbolet az mı kaldı çok mu bilinmez; ama döndüğünde misafirlerini evde açlıktan bitkin bir halde öylece yığılmış otururken buldu. Aynı şekilde misafirlerin atlarına su bile verilmemişti..
İşte dedi Janbolet kızkardeşinizi gördünüz. Bırakın beni, haneye gelen misafirime bile böyle davranıyor. Bunu üzerine üç kardeş kızkardeşlerinin yanına giderek bu yaptığının insanlık olmadığını, törelere uymadığını ve hatalı olduğunu üstelik kendi ailelerine de leke getirdiğini söyleyip "bundan sonra bizim bir kızkardeşimiz yok" diyerek evi terkedip gittiler.
Andole Guaşe Janbolet'in bu hareketi üzerine iyice zıvanadan çıktı. Açıkça onu öldürmeleri için oğullarını gönderdi. Bu kavgada Janbolet üvey kardeşlerini öldürdü, kendiside aldığı yara ile öldü.
Ağıtı ise Janbolet'in ölürken söylediği rivayet edilir.
Makale: UNLU CERKES DUSUNURLERDEN KAZANOKUE JABAGI' NIN HAYATI
Jabağı’nın tüm kişiliğini iyice anlayabilmek için asırlar boyu onun hakkında söylenen hikayelerle, sonradan onun hakkında yazılan eserleri karşılaştırmak gerekecektir. Bu nedenle Kaberdey Kültür ve Araştırma Enstitüsü’nde çalışanlar köylere giderek onun hakkında anlatılan hikayeleri, haberleri derleyip enstitüye getirdiler. O devirde Adigelerin yazılarının olmayışı nedeniyle Jabağı hakkında bütün bilgiler anlatılanlardan ibaret kalmıştır. Jabağı’nın dünyaya geldiği devre; memelekette derebeylik yönetiminin, bunun yürüttüğü beylik, kölelik savaşı ile ana vatanı istila için çalışan yabancı devletlerin saldırılarının sürüp gittiği devreye rastlar. Fakir ve kimsesiz halkın haklarını yılmadan, korkmadan savunan Jabağı "Çoğunluğun yaptığı adet, çoğunluğun söylediği gerçektir." sözlerini ekleyerek bundan asırlar önce Kafkasya'da demokrasinin esasını kurmuştu. Adigeler arsında sınıf farkının devamını isteyen beylere karşı çıkmış ve "Gözünü çıkaranın canını çıkar." demek cesaretini göstermiştir. Jabağı’nın en önemli davranışlarından bir tanesi de ezilenlerin başına geçerek silahlı bir mücadeleye girişmeyip,fikirlerini üstün zekası ve doğruluktan ayrılmayan iradesiyle çevresine kabul ettirmesidir. Jabağı "Bir milletin birbirini yemesinden daha büyük ne gibi bir bela olabilir" sözüyle kan davasının ve beylerin birbirleriyle boğuşmalarının önüne geçmiştir. Ayrıca sınıf farklarının kaldırılmasını savunmuştur. Kadının sağ tarafta durması gerektiği, bir kadın topluluğuna rastlandığında attan inerek yedekleyip gurubu geçtikten sonra ata binmeyi gelenek olarak yerleştirilen Jabağı’dır. O toplumu yıkıp, yokeden onun yaşantısını baltalayan, birçok köhnemiş gelenekleri de kaldırmasını bilmiş, yiğit, akıllı, dürüst, vatansever bir Adigeydi. Onun sözleri ve koyduğu gelenekler bugün hala Çerkeslerin ayakta kalmasında en büyük amil olmuştur. O yalnız Adigelerin değil Asetin Kumuk, Abhax vs. bir çok kardeş ve komşu haklarının da önderi olmuştur. Jabağı bugün ortaya attığı fikir ve vecizeleriyle Kafkasyalıların en büyük bir filozofu olduğunu ispatlamıştır.
İlk vuran sen olma, fakat sana vuranı da affetme!
İnsanlıkla,çalışmakla ilgili olmayan insan değildir.
Çoğalmayan toplum millet olamaz.
www.adige.nl
Makale: ADIGE XABZE
Kültürümüz Kafkasya'nın coğrafi konumundan dolayı hem doğu hem batı kültürlerinin arasında kalarak apayrı bir kültür oluşturmuştur ve kendilerine komşu olan diğer toplulukların kültürlerini de etkilemiştir. Ne yazık ki bu çok özel kültür yapısı günümüze kadar tüm hatları ile belirlenemeyip bir sistematiğe oturtulamamıştır.
Çerkes kültürünün en önemli özelliklerinden biri,bu kültür dünyasının yazarının bizzat kendisi olmasıdır. Toplumu tek bir birey gibidir,herkes bir birey gibi, birey de herkes gibi düşünür. Çerkes kültürünün ve bu kültürün taşıyıcısı olan Çerkes insanının oluşumunda en etkili olgu XABZE' dir. Nasıl ki içinde yaşadığımız olayların anlatım aracı dil ise, Xabze de insanlık anlayışımızın göstergesidir. Xabzenin temel özelliği "insan'' ögesinin esas alınmasıdır. Amacı ise; İnsana saygı ve yaşamı güzelleştirmektir. Doğanın ve insanın gözlenmesi, konuların genelleştirilmesi, eksikliklerin giderilerek pürüzlü yönlerinin törpülenmesi ile Xabze, bir güzellik,bir anlam kazanmıştır. Sonra sağlam ve köklü bir temele oturtulmuş, güzel ve doğru olana taraf çıkmış, çirkin ve yanlışın karşısında tavır almış ve bunlar yapılırken de ''İnsan'' unsuruna dikkat edilmiştir.
Xabze Çerkeslerin yaşamlarında hayatın her aşamasını,karmaşadan uzak bir düzen içerisine koymak için denenmiş en faydalı, en uygun kurallar ve kanunlardan oluşur. Yani Çerkeslerin yaşam tarzı da denebilir. Toplum bireylerinin birbiri ile ilişki biçimleri, yaşayışları, onların siyasi sistem ve anayasalarına damgasını vurur. Çünkü her siyasi sistem ve anayasa bir kültür birikimi üzerinde oturur. Toplum, sahip olduğu karakteristik özellikler ve kalıplara uygun olarak biçimlenir.
Toplumlar, kültür ve geleneklerin işleyişini sürdürebilmeleri için herkesin uyması ve herkes tarafından uygulanması gereken bir takım anayasalar hazırlamışlardır. Bu anayasanın işlemesi içinde, polis,hakim,savcı vs. gibi toplumsal düzeni sağlamaya yönelik elemanlar görevlendirmişlerdir. Çerkeslerin anayasası Xabze' dir, hakimleri Thamadelerdir ve toplumda yaşayan her birey kuralları işletmekle yükümlü birey emniyet mensubudurlar.
Xabze aynı zamanda kural/kanun demektir. Daha açık ifadesi göz önüne alınacak olursa, Çerkeslerin toplumsal yaşamda kullandıkları,riayet ettikleri, bu yüksek insani prensiplere, hayat ve hayatın devamı için koydukları kuralların hepsine birden Xabze denmiştir.
Gelenek ve görenekler kökleşmiş toplumsal alışkanlıklardır. Gelenek ve görenekleri meydana getiren davranışlar ve toplum doğruları kuşaktan kuşağa devredilerek geçerliliğini koruyabildiği zamana kadar yaşar. Ancak toplumun yaşam ihtiyacını karşılayamaz hale geldiğinde toplum tarafından ya değişime uğratılır ya da terk edilir. Xabze bundan 136 / 137 yıl önce bilinen bir ülkede hala kısmen de olsa geçerliliğini koruyabiliyorsa, bu, toplumla ne kadar özdeşleşmiş olduğunu ve insani değerlere ne derece uygun olduğunun göstergesidir. Xabze her zaman her yerde ve günümüzde de geçerli evrensel boyutta değer ölçüleri içerir. İnsanı insan yapan ve onsuz yapamayacağı temel unsurları ve saygıyı devamlı işler, duyarsızlığı,anlayışsızlığı, cimriliği, korkaklığı dışlar, insanı bencillikten, kötü alışkanlıklardan uzak tutar, arındırır. Neredeyse uluslar arası diplomasilere taş çıkartacak nitelikte ince, detaylı, içtenlikli, terbiye ve davranış kurallarını içerir.
Xabze' nin zaman ve değişken dünyaya karşı kendisini koruyabilmesinin bir nedeni de, temel ilkelerinin dışında, kalıplaşmış, donuk, değişmez kurallar içermemesidir. Bazı kurallar zaman ve koşullara göre değiştirilebilecek esnekliğe sahiptir. ''Xabze uygun olanıdır, olabildiğini yap'' biçiminde çevrilebilecek atasözümüz de bunu göstermektedir. Değişik koşullar nedeniyle farklı bir uygulama yapmak zorunda kalan bir Çerkes, bunu sadece kendisine kolay geldiği ya da kişisel eğilimlerine uygun düştüğü biçimiyle değil, bu söz konusu farklı davranışı toplumun benimseyip benimsemeyeceğini göz önünde tutarak yapmak zorundadır. Aksi halde toplumun ''uygunsuz'' ya da ''ayıp'' (haynap) biçimlerindeki değerlendirmeleriyle karşılaşacaktır ki herhangi bir Çerkes için bu en etkili cezadır. Çerkes toplumunda, her ferdin, küçüklükten itibaren Xabze' lere uyması gerekir. Bir insana verilen değer Xabze' ye uymasıyla doğru orantılıdır. Çerkes toplumu, Xabze' ye uyanlara sonsuz sevgi ve saygı gösterir, uymayanları ise yadırgar ve bir süre sonra aralarından dışlar.
Günümüzde milletler, devletler, kültürel gelişmeleri için, kültürel değerlerini yaşatmak için büyük uğraşlar vermektedirler. Bunun için kültürel araştırma müesseseleri kurmaktalar. Ninelerimiz, dedelerimiz bize, bütün dünyada emsali olmayan bir takım kurallar ve her zaman her yerde geçerli olabilecek bir Çerkes mantalitesi bırakmışlarsa, bunları korumak bizim insanlık görevimiz olmalıdır. Toplumumuzda her konuda yön gösterecek olan, öz benliğimizi korumada ve yaşatmada bize yardımcı olacak anadilimiz ve Xabzemizdir. Çağımızın iletişim araçlarını belli bir şekilde kullanıp, üzerimize düşen görevleri yerine getirmek, atalarımızdan kalan bu kutsal emanetleri genişleterek çağdaş anlamlar kazandırarak gelecek kuşaklara aktarmak, Çerkes olduğuna inanan bir insanın üstlenmesi gereken en önemli sorumluluktur.
Bir büyüğümüzün deyimiyle: ''Çerkesleri bir arada tutan, bir bütünlük görüntüsü veren asırlarca üstüste biriken gelenekler idi. Çerkeslerin kendilerine has kültürlerini yitirmeleri ülkelerini kaybetmekten daha acı vericidir.''
Kaynak: www.mersinkafkas.com.tr.tc
3 Mart 2007 Cumartesi
ÇEÇENLER VE KOMŞULARI - George Hewitt
"Çeçenler, etnik olarak Türkik bir halktır." Lord William Rees-Mogg 26 Aralık 1994 tarihli The Times'da böyle yazıyordu, ancak şüphesiz Çeçenler hiçbir şekilde Türkik bir halk değildir.
"... Abhazlar, savaş öncesi otonom cumhuriyet nüfusunun yalnızca yüzde 17'sini oluşturan, Türkik dil konuşan Müslüman bir halktır." Hugh Pope 23 Ekim 1993 tarihli The Independent's Saturday dergisinde bu şekilde yazıyordu. Şüphesiz, Abhazlar ne Türkik bir dil konuşurlar, ne de onların tamamını Müslüman olarak tanımlamak doğrudur.
7 Mart 1991'de Belçika ve Hollanda televizyonları akşam haber programında, Güney Osetya'daki anlaşmazlığın dinsel bir karakterde olduğuna ilişkin bilgi verdi. (Osetlerin İslamı izlediklerini ve Tür kik bir dil konuştuklarını iddia etti. Bu "bilgi"nin Gürcüstan'dan piyasaya sürüldüğü açıktı ve Sovyet Büyükelçisi Aleksandre Chkhikvaidze'nin marifetiyle yayıldı. "Prof. Vasil Abaev, Zviad Gamsaxurdia’nın Gürcü rejimiyle Osetler arasındaki anlaşmazlık konusunda böyle bir tespit yaptı. Chkhikvaidze'nin de çok iyi bildiği gibi, Osetler'in hemen tamamı Ortodoks Hıristiyan’dırlar ve Hint-Avrupa diliyle ilişkili bir dil konuşurlar. Bu yanlış bilginin kaynağı (anladığım kadarıyla), Gorbaçov'a karşı başarısızlıkla sonuçlanan darbeyi desteklediği için görevinden alındı ve 1992'de meslektaşı Edward Şevardnadze'nin Moskova'dan kendi ülkesi Gürcüstan'a dönmesiyle Gürcüstan Dışişleri Bakanlığı'na atandı.
Batı medyasının -çok az istisna dışında- Kafkasya olaylarına (özellikle Gürcüstan içindeki anlaşmazlıklarla ilgili) ilişkin haberlerin yanlış aktarılmasındaki sorumluluğundan ayrı olarak, bu problemler, kendi gerçeklerinizi bilmenin önemini ortaya çıkarıyor. Böylece "sahte uzmanlara" ve "böğüren propagandacılara" meydan okuyabilirsiniz. Öyleyse acil sorun, Avrupa kıtamızın doğu ucuyla ilgili olarak, tartıştığımızın kim olduğunu tanımlamaktır.
Halklar
Karadeniz ve Hazar Denizi'ni birbirinden ayıran dağlık bölgenin dar şeridi, Avrupa'nın hiçbir yerinde olmayan en zengin halklar, diller ve kültürler yuvasıdır. Aynı büyüklükteki bir alanda, böylesi mozaiği dünyanın bir başka yerinde de görmek imkansızdır. Ana Kafkas silsilesi, çeşitli yönetsel birimleri halen "sözde" Rusya Federasyonu'nun tamamlayıcı bölümü olarak bilinen Kuzey Kafkasya'yı, üç yeni bağımsız devlet olan Gürcüstan, Ermenistan ve Azerbaycan'ın bulunduğu Transkafkasya'dan ayırır.
Bugün, bu bölgede yaşayan halkları, en son kökleri tarih öncesinde kaybolan yerli halklar ve sonradan gelenler olarak ikiye ayırabiliriz. Şimdi, bu ikinci grupta yer alanlara kısaca bir göz atalım.
Slavlar (Ruslar, Ukraynalılar ve özellikle de Kazaklar) Kuzey Kafkasya'da ilk defa 16. yüzyılın ikinci yansından sonra ortaya çıktılar. Kuzey Kafkasya kesinlikle geleneksel Rus bölgesi değildir. Ancak 19. yüzyılın emperyal yayılmasının hala elinde tuttuğu ganimetlerden biridir. Slavonik diller, İngilizce’yi de içine alan Hint-Avrupa dil ailesinin bir parçasıdır.
Kafkasya'da diğer Hint-Avrupa dillerini konuşan Ermeniler, Grekler, Çingeneler+Tatlar, Taluşlar, Kürtler gibi irani dilleri konuşanlar ve bizim için önem arzeden Osetler yaşar. Transkafkasya'daki Azerbaycanlılardan ayrı olarak, kuzeydeki bölgelerde diğer Türkik dil konuşan halklar bulunur: Kuzeybatı'da Karaçaylar ve Balkarlar (esasen tek bir linguistik grup), Kuzeydoğu'da da Nogaylar+ Kalmuklar. Buna ek olarak Semitik dil konuşanlarda vardır (Gürcüstan'da Yahudiler ve küçük bir Asurî grup).
Bugün Çeçenler, 1989 Sovyet sayımına göre 958.309 kişiyle en büyük nüfuslu yerli halktır. Dilleri, batı komşuları olan İnguşlar'a öylesine yakındır ki, tek ulus olarak kabul edilebilirler. 1989’da SSCB'de 237.577 İnguş yaşamaktaydı. Bu küçük grubun, Bats (Tuşlar) olarak adlandırılan bir üçüncü üyesi vardır. Gürcüstan'daki tek bir köyde 5000 kadar kişi tarafından konuşulan Bats dili kesinlikle yok olmaya mahkûm edilmiştir. Bu üçü, Halk/Halkımız anlamımı gelen Nakh/Veinah ailesini oluşturur. Çeçenler 16. yüzyılda doğu komşularından Sünni Müslümanlığı benimsediler. İnguşlar 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Sufi Kadiri tarikatının müridleri tarafından İslamiyete geçirildiler. Dilleri, tutucu dinleri ve klan yapıları Sovyet yıllarında da, günümüzdeki Çeçen-İnguş öz kimliğinin tanınmasında etkili olmuştur.
(Vei) Nah dilleri doğrudan, doğuda bulunan Dağıstan'daki dillerle bağlantılıdır. Dillerin diyalektlerini nasıl sınıflandıracağınız size kalmak üzere, tek başına Dağıstan’da 28 yerli dil vardır. Bu dillerin çoğu yazılı değildir ve "çok dillilik" yaygındır. Sovyet yönetiminin büyük bir bölümünde, etnik sınıflandırma, genellikle kişinin kullanmak zorunda kaldığı yazılı dile göre yapıldı. Bu nedenle mevcut nüfus verileri sağlıklı değildir ve birçok, çok az nüfuslu halk için böylece yokmuş gibi bir görünüm ortaya çıkmaktadır. Kuzey'de en büyük Dağıstanlı grup 604.202 nüfuslu Avarlar'dır. Bu rakam, gerçek Avarlar'ı + 8 Andik ve 5 Tsezik dil konuşanları da içerir. Güney'de 466.833 nüfuslu Lezgiler ve 98.448 nüfuslu Tabasaranlar vardır (8 Lezgik dil konuşulur). Orta Dağıstan'da 3 Dargik dil konuşan + bunlarla yakından ilişkili 118.386 nüfuslu Laklar yaşar. Bir miktar Kuzey (Orta) Kafkasyalı da ya tamamen veya kısmen Kuzey Azerbaycan'da yaşar.
İslam, 8-9. yy.larda Araplar tarafından Dağıstan'a ulaştırıldı. Yerli Dağıstanlılar Sunnidirler. Bir istisna, Azerbaycan'daki İki köyde Ermeni Ortodoksluğu’ndan etkilenenler ve Doğu Gürcüstan'daki bir köyde Gürcü Ortodoksluğu'ndan etkilenerek Lezgik Udi dilini konuşanlardır. Dağıstan, devrime kadar olan dönemde 2 bin kadar Kuran kursuyla bir Arapça öğretim merkezi olmakla ünlüydü.
Kesin kanıtlar henüz olmamasına rağmen, linguistik açıdan belki (Vei) Nah- Dağıstan grubuyla, Abhaz-Abaza, Çerkes ve günümüzde konuşanı kalmamış olan Ubıh dillerini kapsayan küçük grup, Kuzeybatı Kafkasya ailesindendir. Kuzeybatı Kafkasya dillerini konuşanlar eskiden Kuban Nehri (belki Don) kıyılarından, günümüz Gürcüstan'ına doğru dağlar üzerinden aşağıya yayıldılar. Çerkesler bir zamanlar, Kuzeybatı'daki en büyük etnik gruptu, ama geriye kalan nüfusu 1989'da 125.000'dir. Batı Çerkesleri (Adıgeler) çoğunlukla Adıge Otonom Bölgesi'nde veya Karadeniz kıyısındaki Tuapsse civarında yaşarlar. Buna karşılık Doğu Çerkesleri, Karaçay-Çerkesya'daki 40.230 Çerkes, Kabartay-Balkarya'da 363.351 Kabartay olarak bölünmüşlerdir. Ubıhlar'ın yurtları Soçi civarındaydı. Abhazlar'ın yurtları da Sovyet Gürcüstan'ına ilhak edilmiştir. 1989'da Abhazya'da 93.267 Abhaz, Karaçay-Çerkesya'da Abhazlar'a yakın akraba 27.475 Abazin (Abaza) yaşamaktaydı. Osmanlı Türklerinin, Karadeniz kıyıları boyunca olan aktiviteleri sonucu, İslam 16. yüzyılda bölgeye ulaştı, ancak doğu bölgelerde olduğu gibi sıkı bir şekilde yerleşemedi ve daha önceki Pagan ve Hıristiyan inançlarını tamamen kökünden söküp atamadı.
En kesin bir şekilde, Kuzey Kafkasya linguistik grubunun hiçbir diliyle bağlantılı olmayan, bir başka dil ailesi Gürcüce, Megrelce, Lazca ve Svanca'yı kapsayan Güney Kafkasya dil ailesidir. Gürcüce yazı geçmişine sahiptir. Tek el yazısı 4. yüzyıl sonlarında tertip edilmiştir. Kardeş dilleri Megrelce, Lazca ve Svanca eğitim dili değildir. Megrellerle çok yakın akrabalığı olan Lazlar bugün Türkiye sınırlan içinde yer alan en eski yerleşim bölgelerinde yaşarlar. Diğer Kartveleliler (Megreller, Lazlar, Svanlar) 1930'dan beri tamamen yanlış bir şekilde "Gürcü" olarak adlandırıldıktan Gürcüstan'da yaşarlar. Çok sayıda Gürcü ve Laz da Türkiye'de yaşar. Gürcüstan'ın meşhur evladı(!) Stalin tarafından Gürcüstan'da yapay olarak ortaya çıkarılan etnik karıştırmanın,(1) Gürcüler'in ve Lazlar'ın kendilerini ve diğerlerini oldukça farklı halklar olarak gördükleri Türk topraklarında geçerli olmadığı açıktır. (Türkiye'de Svan yaşamıyor).
Türk sınırındaki Acaralar, hala sürgünde olan Mesk(et)ler gibi Müslüman olmalarına karşın, Gürcüstan'daki Kartveleliler (büyük ölçüde) kendi Bağımsız Kilise'leriyle Ortodoks Hıristiyan’dırlar. Gürcüstan'ın 5.400.841 (1989) kişilik nüfusunun 3.787.393 kişisi (yukarıda belirtilen 5.000 Bats 'Tuşlar' bile çok gülünç bir şekilde) "Gürcü" olarak kaydedildi.(2)
Son olarak, bölünmüş ve yönetsel olarak Doğu Çerkeslerle karışmış, çeşitli Moğol hücumlarının sonucu olarak Kafkasyalılar dışında İranlı Alan ve Türk Kıpçak soyundan, muhtemelen 13.-14. yüzyıllarda oluşan Türkik-Karaçay-Balkarlar üzerinde durmak gereklidir. O zamanlardaki nüfus hareketi, Osetler'i, Doğu Çerkesler ve İnguşlar arasındaki bugünkü yerleşim alanlarına, doğuya doğru sürükledi. Bazı safhalarda Osetler, bugün Sovyet Gürcüstan'ının parçası haline gelen dağlar üzerine yerleştiler. Osetler kendilerini, bir zamanlar Rusya'nın güney bozkırlarında dolaşan nomadik İskitler ve Sarmallarla ilişkili olan Alanlar'dan gelme kabul ederler (Osetçe su "Don"dur). Osetler'in Ortodoks olmaları, onları Kutsal Rusya'nın doğal müttefiki yaptı. 1989'da SSCB'de 597.802 Oset vardı.
Anlaşmazlıklar
Kin yüklü anti-Rus söylemlerine rağmen Gürcüler*, Transkafkasya'da ilk ayak basabilecekleri yeri Çarist Rusya'ya verdiklerinden dolayı sorumludurlar.
Moğol anlayışının bir devamı olarak Kartveleli toprakları batıda Türkler, doğuda Persler tarafından harap edildi. Büyük Katerina'nın Rusya'sıyla 1783'te yapılan Georgievsk Antlaşması, Hıristiyan Osetya ile Hıristiyan Gürcüstan'ı birbirlerine bağlayan Gürcü askeri yolunun açılmasına ortam hazırladı. 1801 ve 1810 tarihleri arasında, Kartvel dillerini konuşan bölgelerin ilhakından sonra (unutmayalım) Gürcü müttefiklerinin aktif yardımıyla Rusya, Kuzey Kafkasyalı kabileleri işgal altına almayı başarabildi.
Abhazlar, Rusya'nın 19. yüzyıldaki ilerlemesine karşı savaşan tek Transkafkasya halkıydı. 1864'te Kuzey Kafkasya'nın tamamı kesin bir şekilde Çarist ellerdeydi. Bu yıl (1864) Kuzey Kafkasyalılar'ın, Rus yönetiminden özgür bir hayat için Osmanlı topraklarına kitlesel göçlerinin başlangıcı oldu. Çerkesler'in ve Abhazlar'ın çoğu, + bütün Ubıhlar yurtlarını terk ettiler ve diğer Kuzey Kafkasyalı kabilelerin göçleri birbirini izledi. Bu yüzden, bugün sadece Türkiye'de 2-4 milyon arası bir diaspora olduğuna ilişkin iddialar bulunmaktadır. Büyük bir Çeçen grubu, daha sonra Ürdün adını alan bölgeye yerleştiler. Büyük sayıdaki insan kitlesi Karadeniz'i aşarken veya hastalıktan yabancı diyarlarda hayatlarını kaybetti.
İşgal edilen topraklar Rus İmparatorluğu'nun çeşitli yönetsel birimlerine bölündü ve Çarların Sovyet halefleri, dikte edilen bu politikaları izlediler. Üç Transkafkasya devleti, devrim ve 1920-21'de Kızıl Ordu'nun gelişine kadar olan kısa süre içinde bağımsızlığı tattılar. Gürcü birlikleri, bu zaman dilimi içinde Abhazya'yı işgal etmeyi başardı. Sovyet Abhazya'sı başlangıçta, Gürcüstan ile ittifak antlaşması ile tam bir cumhuriyet olarak Transkafkasya Federasyonu'na girdi. 1920 Kasımı'nda büyük bir Dağlılar Cumhuriyeti Kuzey Kafkasya'da kuruldu. Fakat çok geçmeden statü ve sınırları sürekli değişen etkisiz bir yapılanma haline getirildi. Ve 1931'de Stalin, Abhazya'nın statüsünü Gürcüstan'ın önemsiz bir Otonom Cumhuriyeti'ne indirgedi. 1934'te İnguşetya ve Çeçenya birleşti ve 1936'da otonom cumhuriyet statüsü verildi.
1930'larda, Stalin'in Transkafkasya'daki icracısı Lavrenti Beria idi. 1938'de Moskova'da güvenlik şefi olmadan önce Abhaz oranını düşürmek için, Abhazya'ya kitlesel nüfus ihracına başladı. Beria, Stalin tarafından empoze edilen tehcirleri gerçekleştirdi. Karaçay-Balkar'lar, İnguşlar ve Çeçenler (+ Meskh(et)ler, Lazlar ve diğer bazı Gürcü Müslümanlar ve Protestan Gürcüler) 1943-44'de, Nazilerle işbirliği yaptıklarına dair uydurma belgelerle sürüldüler.(3)
Kuzey Kafkasyalı dört halkın bölgelerindeki adları Sovyet haritalarından silindi ve toprakları komşu ülkeler arasında yeniden dağıtıldı. Yarım milyon Çeçen/İnguş tehcir edildi, yarısı yollarda kırıldı (bkz. Nekrich The Punished Peoples). Aynı zamanda Abhazya'da, Abhaz dili yasaklandı ve okulları kapatıldı. 1953'te Stalin ve Beria'nın ölümleri ile bu tür anti-Kafkasyalı önlemler feshedildi. 1957'den başlamak üzere Kuzey Kafkasyalılar'ın yeniden oluşturulan bölgelerdeki yurtlarına dönmelerine izin verildi.
1985'te Gorbaçov iktidara gelip Sovyet hayatı ile ilgili tatminsizliklerin tartışılmasını cesaretlendirdiğinde çeşitli şikayetlere neden olan sorunlar su yüzüne çıktı. SSCB'nin 15 cumhuriyetinden bazıları (özellikle Baltık devletleri ve Gürcüstan) tam bağımsızlık için çalkalanmaya başladı. Abhazlar kendilerini, devam eden Megrel göçünden dolayı daima tehdit altında hissettiler. İnguşlar topraklarını geri istediler. Ancak, 1921'de Sovyet Milliyetler Komiseri'nin müdahalesiyle, Azerbaycan'ın kontrolüne verilmiş olan Nagorno-Karabak en erken Sovyet sıcak bölgesi haline geldi. Ermeni çoğunluğuna sahip olmasına rağmen (muhtemelen Türkiye'ye hoş görünmek için) böylesi bir uygulamaya giden Stalin'den başkası değildi. 1988 sonlarında, Gürcüstan'daki anti-azınlık şovenizminin tehlikeli bir şekilde kabarmasıyla birlikte, Abhazya'daki Abhazlar ve Kartveleli olmayanlar sükunetle Abhazya'nın 1920'deki statüsünü yeniden kurmak için çalışmaya başladılar İktidardan uzaklaştırılan Gamsaxurdia'nın taraftarları 14 Ağustos 1992'de Abhazya'yı işgal eden ortak düşman Şevardnadze'ye karşı toparlamayı (boşuna) beklediler. Abhazya'nın işgali binlerce insanın hayatına ve sonrasında da kitlesel mülteci sorununa mal oldu. Abhazya, Dağlı Halklar Konfederasyonu (1989'-da, büyük ölçüde tehlikedeki Abhazlar'ı korumak için kurulan ve Kuzey Kafkasyalıların birliğini amaçlayan ve çözülmüş olan Dağlılar Cumhuriyeti'nin yeniden kurulmasını amaçlayan bir organizasyon) kanalıyla Kuzey Kafkasyalıların (özellikle Çeçenler'in) sağlam desteğine şükran borçludurlar. 14 ay süren bir savaştan sonra işgalciler ülkeden çıkarıldı. Dudayev'in Çeçenya'sı, 1991'de Sovyet Anayasası'nın tanıdığı meşru hakkı kullandı. 1990 sonların da Güney Osetya'daki karışıklıklardan kaçan insanların geçici olarak yerleştirildikleri bölgelerini tekrar ele geçirme manipülasyonuyla Çeçenler'le bağlarını koparmaları için ayartılan İnguşlar, Kuzey Osetyalılar'la çatışmalara girmiş oldular. Yine birçok insan öldü ve bir diğer mülteci sorunu yaratıldı.
Ve en son olarak, Grozni ve diğer Çeçen yerleşim birimlerine karşı girişilen kitlesel kıyımlarla karşı karşıyayız. 30 bin kişi öldü ve muhtemelen 1944'de Çeçenya'dan tehcir edilen insan sayısı kadar bir mülteci sorunu ortaya çıktı. Bütün bunlar, Yeltsin'in, usta sosyal-mühendis Josef Stalin'e layık bir halef olduğunu gözler önüne serdi.
Sonuçlar
Batı, sınırsız bilgeliği içinde, 1991'de SSCB'nin çözülmesinden sonra, 15 birlik cumhuriyetini tanımaya karar verdi. Bu 15 devlet içindeki tarihsel hiçbir haksızlık dikkate alınmadı (alınmıyor). 1920'nin Dağlı Cumhuriyeti devam etseydi, Çeçenya Rusya'nın bir parçası olmayacaktı. Abhazya'nın 1920'ler statüsü, Stalin kendi ülkesi (Gürcüstan) lehine kullanılmasıydı, Abhazya bugün 4. bağımsız Transkafkasya devleti olacaktı. Stalin, Karabak'ın kontrolünü Ermenistan'a verseydi, 1988'den beri binlerce insan ölmeyecekti. Böylece, liberal Batı'nın eğreti tutumunun uygulamada olduğunu görüyoruz. Bu münasebetle, tarihin en kanlı zalimliğinin keyfi kararlarına tanık oluyoruz. Eski Sovyet Cumhuriyetleri'nin tanınması, o devletlerin "kendi" bütünlüklerinin korunması prensibiyle birlikte yürüdü. Şevardnadze'nin Abhazya'da kan dökmesiyle ilgili haberlere batı sansür uyguladı ve Rusya'nın Çeçenya'daki askeri aktivitelerine karşı olan tepkiler, Rusya'nın bölgesel bütünlüğünü korumasına hakkı olduğuna dair açıklamalarla yumuşatılmaya çalışıldı. Dünya liderleri arasında tek başına Şevardnadze'nin, Yeltsin'in Çeçenya'daki katliamına şevkle destek olması bir rastlantı değildir. 16 Şubat 1995'te Chatham House konuşmasında, saldırgan (!) ayrılıkçılığın nerede ortaya çıkarsa çıksın, neye mal olursa olsun, bastırılması gerektiğini açıkça belirtti.
Gerçekte ne Abhazlar ve ne de Çeçenler bir bağımsızlık savaşı başlatmak için silaha sarıldılar, buradaki herkesin yapacağı gibi sadece kendilerini savundular.
Uluslararası ilişkilerde dikkate alınması gereken gerçekler vardır ve politikalar yalnızca önde gelen kişilerin kusurlu takdirine değil, gerçeklere dayanmalıdır. Abhazya ve Çeçenya sorunları, Batılı politikacıların cehalet veya ahlaki yüreksizliklerinin (veya her ikisinin) en son örnekleridir. Sergei Kovalev ve Yelena Bonner* gibilerinin, Batı'yı bu trajedilerle ilgili suçlamakta tamamıyla haklı oldukları böylelikle anlaşılmış oldu.
(*) Başlangıçta, bugünkü Gürcüstan'ın oluşturduğu coğrafya, Kafkasya'yı kontrol altına almak isteyen Çarist Rusya'yı Gürcüstan'a dini mülahazalar da göz önünde bulundurulduğunda, doğal bir müttefik haline getirmişti. Ancak Ruslar sorunlarını çözmüş bir Gürcüstan'ı her zaman büyük bir tehlike olarak gördüler.Bunun için Pan-Gürcü eğilimleri Gürcüstan aleyhine manipüle ettiler. İşte bunun sonucudur ki, Oset-Gürcüstan, Abhaz-Gürcüstan anlaşmazlıkları günümüzde ortaya çıkabilmiştir. Son olaylar sadece Oset ve Abhazlar'ı Gürcüstan'dan uzaklaştırmadı. Kuzey Kafkasyalılar'a da önderlik edebilecek bir Gürcüstan'ı kendi iç sorunlarıyla boğuşur bir hale getirdi. Rusya, Gürcüstan üzerinden Türkiye'den toprak talebinde bulunarak da, Gürcüstan’ı ileride Türkiye'den uzaklaştıracak Pan-Gürcü eğilimleri destekledi, (ç.n)
(*)Rusya'nın Çeçenya'ya kanlı müdahalesine karşı çıkan yürekli Rus aydınları (ç.n.)
Dipnotlar
1- 1926'daki Sovyet nüfus sayımında 242.990 kişi Megrel milliyetinden olduğunu beyan etti. 13.218 kişi de kendisini Svan olarak tanımladı. Bugün Megreller'in ve Svanlar'ın veya Megrelceyi ve Svancayı birinci veya ikinci dil olarak konuşanların kesin sayılarıyla ilgili bilgi bulunmamaktadır. 1930'lardan beri bu halklar "Gürcü" olarak kayıtlara geçirildiler. Bunun sonucu olarak eğitilen bütün Svanlar ve Megreller, fiilen Sovyet dönemi boyunca eğitim dili Gürcüce olan okullarda yetiştiler.
1920 ve 1930'ların yerel Bolşevik Megrel politikacısı İsaki Zhvania ve O'nunla aynı görüşü paylaşan diğer Megrel aydınları Megrelcenin yazıya geçirilmesini (ve Megrelya'nın otonom olması gerektiğini bile) tartıştılar. 1930'da (tirajı 15 bin) Megrelce Kazakişi Gazeti (Köylünün Gazetesi) yayımlandı. Dzhodzhua'dan başka diğer bir örnek, 1989'da yazan Vano Dgebuadze'dir. Dgebuadze şöyle anlatıyor: "Hatırlıyorum, 1938'deydi. Okula bazı öğretmenler geldi ve soyadımı okul kayıtlarından (Megrelce söyleniş) Dgebia'dan, (Gürcüce söyleniş) Dgebuadzeye çevirdiler. Böylece aynı köyde bir soyadın iki ayrı yazılışı ortaya çıktı. Okulda Dgebuadze, evde Dgebia. Eğitim görmemiş olan erkek kardeşimin soyadı Dgebia, benim soyadım Dgebuadze'ydi artık."
Megreller ve Svanlar'a 60 yıldır "Gürcü" oldukları anlatılmasına rağmen, 1989'daki nüfus sayımlarında kendilerini tanımlamaları şaşırtıcıdır. 1989'daki sayımlar en azından Abhazya'daki bazı Megreller arasında önemli bir endişeyi açığa çıkardı. Sayım memuruna eğer kendilerini Megrel olarak kaydettirirlerse herhangi bir "olumsuz tepki"yle karşılaşıp karşılaşmayacaklarını sorduklarına dair birtakım haberler vardır. Hem 1979 ve hem de 1989'da Abhazya'da olduğu gibi, nüfus sayım formlarının sayım memurları tarafından kurşun kalemle doldurulması tesadüfi bir politika mıdır?!
2- Bu rakamdan 1 milyon civarında Megrel, 40 bin kadar Svan ve Bats (Tuş) nüfusu düşürülürse, bu konudaki hassasiyet tahmin edilebilir. Dgebuadze, mektubunda şöyle yazıyor: "Çok iyi bilindiği gibi. Gürcüler az sayılarından dolayı, Gürcüstan Cumhuriyeti'ni kaybetmemek için Svanlar'ın yanı sıra bütün Megreller'i "Gürcü" olarak kayıtlara geçirdiler... Kendi sayılarını yüksek göstermek için."
Gürcüce’de Güney Kafkasya dillerini (Gürcüce, Megrelce, Lazca ve Svanca) tanımlamak için "Kartveluri" terimi bulunmasına rağmen, bu dilleri konuşan insanları tanımlamak için (henüz!) "Kartveleli" terimi bulunmamaktadır. Bunun yerine "Kartveli" (=Gürcü) terimi kullanılmaktadır. Bu dört halkı (Gürcü, Megrel, Laz ve Svan) belirtmek için, İngilizce'deki "Kartvelian" (KartveIi=Gürcü) yanlış terimini kullanmaya devam etmek için hiçbir mazeret bulunmamaktadır.
Bana göre, her ikisinin de (Proto-Germanik) bir dil olmaları ve Almanlar'ın daha kalabalık olmaları gibi yapay bir zeminden hareketle, bir İngiliz'i Alman saymak gibi, bir Megrel'i Gürcü saymak anlamsızdır. Bu tarihsel linguistik tartışmaya ek olarak, Pan-Gürcü kavramın savunucuları, Gürcüce’nin (Gürcüstan'da) tek yazılı dil olduğunu ve Megreller'in ve (Svanlar'ın) Kilise dili olarak Gürcüce’yi kullandıklarını da ima etmektedirler (bkz. İtonishvili 1990:19) Büyük Megrel ve Svan (ve hatta Gürcü) kitlesinin okuma yazma bilmediği Gürcüstan'da Gürcüce ancak Sovyet periyodunda evrensel eğitimin uygulanmaya konulmasıyla yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Gürcüce de konuşan Megrel ve Svan topluluk liderleri, toplumsal üstünlüklerinin bir belirtisi olarak aralarında Rusça'dan çok Fransızca konuşmayı seçen 19. yüzyıl aristokrat Ruslarını hatırlatır örnekler gibidirler. İtalyan Don Giuseppe Judice, 17. yüzyılda Megreller'in farklı bir dilleri olduğunu ve Megreller'in Gürcüce dini kitapları kullandıkları ve ibadetlerini Gürcüce olarak, aynen Avrupalılar'ın Latince'yi kilise dili olarak kullandıkları gibi, yerine getirdiklerini yazdığında haklıydı.
Kraliçe Tamara (1184-1213) yönetiminde en büyük güç ve etkiye sahip olan Gürcüler, Kafkasya tarihinde şanlı bir rol oynamalarının yanı sıra, Gürcü dil ve kültürünün uzun tarihsel ruhunu hiç kimsenin inkar edememesine rağmen, Moğol istilalarının bir sonucu olarak Gürcüstan, sıklıkla birbirleriyle çatışma halinde bulunan prensliklere ayrıldı. Bu ise modern ulus-devlet olarak, Gürcustan konseptinin 100 yıldan daha fazla bir geçmişe sahip olmadığı anlamına gelir. Prens (şimdi Aziz) İlia Çavçavadze gibi önde gelen yurttaşlar, çeşitli "Kartvel" kabilelerinin yaşadığı bütün bölgelerde, birlik duygusunu aşılamak için çok çalıştılar. Çarist Rusya yönetimi altında erime; hastalık ve dağılma sürecinde, bu tür çalışmalar asil çabalar olarak görülebilir. Ancak ulus, olgunlaşmak ve kendi kimliğiyle ilgili şartlara ulaşmak için zaman bulamamıştır.
3- Homojen bir Gürcü devleti oluşturmak arzusuyla, 1944'de Gürcüstan, Kuzey Kafkasya gibi kitlesel tehciri gördü. Lazlar, Hemşinliler ve 144.000 Meskh(et), Türkiye sınırlarına yakın bölgelerden Doğu taraflarına sürgün edildiler.
Kaynakça
Hewitt, B.G. (1993) Abkhazia: a problem of iden-tity and ovvnership, Central Asian Survey, içinde 12(3), s. 267-323.
Voronov, Y. (1992) Mariam Lordkipandze "The Abkhazians and Abkhazia", Caucasian Pers-pectives, içinde (ed. George Hewitt), s. 259-264.
Hewitt, B.G. (1985) "Georgian: a noble past, a secure future", Sociolinguistic Perspectives on So-viet National Languages, I.T. Kreindler (ed.), s. 163-179. Mouton de Gruyter: Ne w York.
Hevvitt, B.G. (1989) Aspects of language plan-ning in Georgia (Georgian and Abkhaz). Language Planning in the Soviet Union, Michael Kirkwood (ed.), s. 123-144. Macmillan: London.
Itonishvili, V. (1990) Kartveli xalxis et-nost'ukt'ura mrude sark'eshi (The Ethno-structure of Georgian People in a Distoring Mirror). Tbilisi: Mecniereba.
Lewis, G. (1965) Turkey, New York: Praeger.
Avtorkhanov, A. (1992) (M. Broxup, ed.) The North Caucasus. Barrier. London: Hurst/Company.
Bechhofer, C.E. (1921) in Denikin's Russia and the Caucasus. London: W. Collins Sons/Co.
Gammer, M. (1944) Müslim Resistance to the Tsar. Shamil and the Conquest of Chechnia and Daghestan. London: Frank Cass.
Goldenberg, S. (1994) Pride of SmalI Nations: the Caucasus and Post-Soviet Disorder. Londra: Zed Books.
Wesselink, E. (1992) Human Rights. Minorities in the Republic of Georgia. A Pax Christi Netherlands Report.
